• Doğu Türkistan Davasındaki Fırsat ve Olasılıklar hakkında Hollanda'da Yuvarlak Masa Toplantısı gerçekleşti.
You Are Here: Home » Genel » Yükselen Türkiye ve Çin’in Stratejik Vizyonları Benzeşiyor

Yükselen Türkiye ve Çin’in Stratejik Vizyonları Benzeşiyor

TatbikatDoç. Dr. Selçuk Çolakoğlu: “Yükselen Türkiye ve Çin’in Stratejik Vizyonları Benzeşiyor”

Akif T. Tuğcu

USAK Asya-Pasifik Araştırmaları Merkezi Başkanı Doç. Dr. Selçuk Çolakoğlu ile Türkiye- Çin Halk Cumhuriyeti ilişkileri üzerine gerçekleştirilen mülakat aşağıdadır:

Akif T. Tuğcu: 1971 yılında Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ve Türkiye Cumhuriyeti arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasından bu yana ilişkilerin genel seyrini bize kısaca özetleyebilir misiniz?

Selçuk Çolakoğlu: Türkiye 1971’den önce Tayvan’da bulunan Çin Cumhuriyeti’ni tanıyordu. Dolayısıyla ÇHC ile resmi ilişkilerin başlaması 1971 yılında gerçekleşti. Fakat Türkiye ile ÇHC arasında gerçek anlamda güçlü ilişkilerin geliştirilmesi için epey bir zaman geçmesi gerekti. 1970’li ve 80’li yıllarda Türkiye ve Çin arasındaki ilişkilerin hem ekonomik düzeyde hem de karşılıklı ziyaretler düzeyinde son derece zayıf kaldığını görüyoruz. Bu arada toplumsal temaslar da son derece zayıftı. Deng Xiaoping liderliğinde 1978 yılında başlatılan modernleşme hareketi sayesinde 80’li yıllar boyunca Çin ekonomisi hızlı bir biçimde dışa açılıp güçlenmiştir.

1990’dan itibaren, Çin ekonomisi dünyada kendisini hissettirmeye başladı. 1990’lı yıllarla birlikte Türkiye’deki Çin algısı değişmeye başlamış ve Çin’le Türkiye’nin kuvvetli ekonomik ve siyasi bağlar kurabileceğine yönelik beklentiler oluşmuştur. Ancak 1990’lı yıllarda ekonomik ve siyasi ilişkiler açısından çok ciddi bir gelişme söz konusu olmamıştır. 2000’li yıllara geldiğimizde, daha farklı bir tablo ortaya çıktı. 2000 yılında Çin Cumhurbaşkanı Jiang Zemin’in Türkiye ziyareti iki ülke ilişkileri açısından bir dönüm noktası oldu. Türkiye ve Çin, güçlü siyasi ilişkiler kurmak ve aynı zamanda ekonomik ilişkilerini geliştirmek istediklerini en üst düzeyde ortaya koymuştur.

2000’li yıllarda Türkiye ve Çin arasındaki karşılıklı üst düzey temasların yoğunlaştığını ve ikili ticaretin de artmaya başladığını görmekteyiz. 2004 yılından itibaren ekonomik ve ticari ilişkiler her yıl katlanarak artmıştır. 2008 yılında toplam ticaret hacmi yaklaşık 17 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır. Tabi bununla birlikte bazı sorunların da yaşanmaya başladığını görüyoruz. Ticaret hacmi çok hızlı artmakla birlikte, bu 17 milyar dolarlık ticaret hacminin yaklaşık 15 milyar dolarlık kısmını Türkiye’nin Çin’den yaptığı ithalat oluşturuyordu. Türkiye’de Çin’den gelen ürünlerin kalitesine yönelik bir takım şikâyetlerin ortaya çıkması ve ticari ilişkilerdeki bu dengesizlik, siyasi ilişkilere bir sorun olarak yansımıştır. Bu durum Türkiye ve Çin’i ilişkileri geliştirme noktasında yeni arayışlara sevk etmiştir. 2008’den itibaren ikili ilişkilerin tekrar kuvvetlendirilmesi ve yeniden tanımlanması ve stratejik bir vizyon oluşturulması noktasında üst düzey temaslar artmıştır.

A.T.: Günümüz Çin Türkiye ilişkilerini yakından takip ediyorsunuz. 2009 yılında Cumburbaşkanımız Abdullah Gül’ün, 2010 yılında ise Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu’nun Çin ziyaretlerindeki heyetlerde siz de yer aldınız. Gözlemleriniz nelerdir? Bu gezilerde ne gibi kararlar alındı? İki ülke ilişkileri bundan sonar ne yönde seyredecek?

S. Ç.:İkili ilişkiler açısından en önemli adımlardan birisi de Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Haziran 2009’da Çin’e gerçekleştirdiği geniş katılımlı ziyaret olmuştur. Bu ziyaret sırasında Türkiye- Çin ilişkileri en üst düzeyde ele alındı. Alınan kararlar sadece siyasi ilişkilerin kuvvetlendirilmesi yönünde değil, aynı zamanda ekonomik ilişkilerin de çok boyutlu hale getirilmesi yönünde oldu. Türkiye’nin Çin’den talebi, sadece Çin’in Türkiye’den bazı Türk mallarını da alması değil, ticaretin dengelenmesi idi. Çünkü Çin’den ithal edilen bazı ürünler, Türkiye’de imalat sanayinde kullanılarak tekrar ihracata yönlendirilmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin talepleri daha çok dengeleyici politikalar üzerine yoğunlaştı. Örneğin, Çin şirketlerinin Türkiye’de yatırım yapması, Türk Çin ortaklıklarının kurularak üçüncü ülkelerde yatırım yapmaları gibi.

Yine Cumhurbaşkanı Gül’ün liderliğinde Pekin’de toplanan Türk- Çin İş Konseyinde bu konular ele alındı. Cumhurbaşkanı Gül’ün seyahat programı Çin’i bir bütün olarak değerlendirmekteydi. Sadece Başkent Pekin değil, tarihi başkentlerden Xian ile Hong Kong’un hemen yanıbaşında bulunan ve ekonomik anlamda Çin’in en önemli merkezlerinden olan Shenzhen ziyaret edildi. Yine Türkiye-Çin ilişkilerinde sembolik değeri büyük olan Şincan Uygur Özerk Bölgesinin Başkenti Urumçi ziyaret edildi. Cumhurbaşkanı Gül, Urumçi’deki Şincan Üniversitesinde daha çok Uygurlardan oluşan akademisyen ve öğrenci topluluğuna hitaben Türkiye-Çin ilişkilerinde Uygurların bir dostluk köprüsü olması gerektiği yönünde bir konuşma yaptı. Dolayısıyla Türkiye’nin Çin’le ilişkilerinde Uygurları bir dostluk köprüsü ve belki de ilişkileri bir hızlandırma aracı olarak gördüğünü söyleyebiliriz.

Fakat bu ziyaretten hemen sonra 5 Temmuz 2009’da Urumçi olaylarının patlak vermesi, iki ülke arasında bazı tedirginliklere yol açtı. Bununla birlikte bu süreçte Çin ve Türk tarafı çok yapıcı bir tavır sergileyip ilişkilerin normalleştirilmesi noktasında hızlı adımlar attı. Özellikle Eylül 2009’da dış ticarettten sorumlu Devler Bakanı Zafer Çağlayan, Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Pekin’e bir ziyarette bulundu. Bakan Çağlayan Pekin’deki temaslarının ardından Urumçi’ye de hareket ederek Uluslararası Urumçi Fuarına katıldı.

Eylül 2009 tarihinden itibaren bakanlar ve üst düzey bürokratlar düzeyinde ilişkiler yoğun bir biçimde devam ettirildi. Nihayetinde Eylül 2010’da Çin Başbakanı Wen Jiabao, Türkiye’ye önemli bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyareti sırasında çok sayıda ekonomik ve ticari içerikli anlaşma imzalandı. Bunların içerisinde Türkiye’deki hızlı tren projelerinin Çinli şirketlerce yapılmasını düzenleyen yaklaşık 20 milyar dolarlık bir anlaşma da bulunuyor Bunun yanında, gerek Türk Çin ortak yatırımlarının geliştirilmesi, gerek Türkiye’deki Çin yatırımlarının arttırılması noktasında bir takım anlaşmalar da imzalandı.

Başarılı geçen Wen Jiabao ziyaretinden hemen sonra, Ekim 2010’da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu kalabalık bir heyetle Çin’e ziyarette bulundu. Bu ziyaret sırasında Çin makamları Türk heyetine jest yaparak heyetin Kaşgar ve Urumçi’yi de ziyaret etmesini sağladı. Türk heyeti Kaşgar’da Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib’in türbelerini ziyaret etti. Davutoğlu başkanlığındaki heyet Urumçi’den tarihi başkent Xian’a oradan da Şanghay’a hareket etti. Türk heyeti burada Şangay Expo 2010’nun kapanış törenlerine katıldı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile Çin Dışişleri Bakanı Yang Jiechi Pekin’de Çin ve Türk başbakanlarının Eylül 2010’da Türkiye’de imzaladığı anlaşmaların takibini yaptı. Böylece ikili stratejik işbirliğinin yol haritası da çizilmiş oldu.

A.T.: Çin ve Türkiye son yıllarda yükselen iki güç, bu iki ülke arasında ne gibi işbirliği olanakları olabilir?

S.Ç.:Gelinen noktada Türkiye- Çin ilişkilerinin stratejik ortaklık düzeyine çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla Türkiye- Çin ilişkileri artık herhangi iki ülke arasındaki ilişkiler olmaktan çıkıp, tüm dünyayı ilgilendiren bir boyuta ulaşmıştır. Bunun için de elimizde bazı göstergeler bulunmaktadır. Türkiye ve Çin, fiilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yerini almaya başlayan ve dünyanın en büyük ekonomilerinin bulunduğu, G20 platformunun birer üyesi konumundadır. Çin, 2010 yılı itibariyle Japonya’yı geçerek ABD’nin ardından dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline geldi. Türkiye ise dünyanın 16. büyük ekonomisi konumunda. Ayrıca Türkiye’nin on yıl içerisinde dünyanın ilk on ekonomisi arasına girmesi bekleniyor. Bu açıdan Türkiye ve Çin’in ekonomik işbirliği, sadece iki ülkeyi değil, tüm dünya ekonomisini ilgilendiren bir boyuta sahip. Yine Türkiye ve Çin’in dış politika stratejilerine baktığımızda, uluslararası barış ve istikrarın sağlanması, uluslararası alanda daha adil bir temsilin oluşması noktasında ortak bir yaklaşım göze çarpmaktadır.

Dolayısıyla hem ekonomik hem siyasal boyutta, Türkiye ve Çin arasındaki stratejik ilişkilerin küresel dengeleri de etkileyeceği açıktır. Cumhurbaşkanı, başbakan ve bakan düzeyinde son iki yıllık dönemde gerçekleşen karşılıklı üst düzey ziyaretlere baktığımızda bir yoğunluk dikkati çekmektedir. Türkiye-Çin ilişkilerinin daha stratejik bir zemine oturduğunu ve ekonomik ilişkilerin daha derin bir boyut kazandığını görüyoruz.

A.T.: Çin ekonomik yönden Türkiye için bir tehdit midir? Yoksa bu Turkiye açısından avantajlı duruma çevirilebilir mi? İki ülke arasında ithalat- ihracat dengesi sağlanabilir mi?

S.Ç.:İkili ticari ilişkilerine baktığımızda, Türkiye’nin büyük bir oranda açık verdiğini görüyoruz. Bu ticaretin yüzde seksenden fazlası Çin’den Türkiye’ye ihracat şeklinde gerçekleşiyor. Bu tablo Türk tarafında haklı olarak çeşitli endişelere yol açıyor. Fakat Çin’den gerçekleştirilen ithalatı detaylı olarak incelediğimizde, bunun önemli bir kısmını Türkiye’de normalde çok fazla üretilmeyen orta ve düşük teknolojili ürünler olduğunu görüyoruz. Hatta bunların bir kısmı, ara ürün olarak Türk imalat sanayinde kullanılıp ihracat olarak üçüncü ülkelere gitmektedir. Türkiye’nin Çin’den yaptığı ithalat aynı zamanda Türkiye’de enflasyonu düşürücü bir etkiye sahiptir. Hiçbir Türk yetkili, ticaretin yüzde elli yüzde elli gibi bir dengeye sahip olmasını beklemiyor. Türkiye, Çin’den diğer dengeleyici faktörlerin devreye sokulmasını talep ediyor. Bunların başında, Çin şirketlerinin Türkiye’de yatırım yapıp, üretime geçmesi geliyor. Mesela Huawei teknoloji şirketinin, Türkiye’de ARGE merkezi kurma projesi gibi. Türkiye ayrıca Avrupa, Ortadoğu, Afrika ve Avrasya’ya açılan stratejik bir merkez olarak cazip bir fırsat sunuyor. Yine diğer bir düşünce de Türk ve Çinli şirketlerin dünyanın değişik yerlerinde ortak yatırımlar yapması.

Başka bir telafi edici sektör ise turizmdir. Artık Çin’de zengin bir nüfus oluşmaya başladı. Yeni nesil Çinli zenginler turist olarak dünyanın değişik yerlerine gidiyorlar. Türkiye’nin bir turizm ülkesi olarak Çin pastasından aldığı pay yok denecek kadar az. Dolayısıyla, Çin’den Türkiye’ye daha fazla turist nasıl getirilebileceği noktasında çalışılması gerekiyor. Ayrıca Çin’den Türkiye’ye doğrudan seferlerin arttırılması lazım. Son zamanlarda doğrudan uçak seferlerinin sayısı artmakla birlikte, halen çok yetersiz durumdadır.

Türkiye- Çin arasında eğitim alanında da işbirliği geliştirilebilir. Türkiye’de çok sayıda İngilizce eğitim veren üniversite bulunuyor. Bu alanda Çinli öğrencilerin eğitim için Türkiye’ye çekilmes düşünülebilir. Özellikle Kuzey Amerika, Avustralya ve İngiltere’ye giden öğrencilere daha iyi fiyatlarla ve daha cazip şartlarda Türkiye’de İngilizce eğitim verilebilir. Bu aynı zamanda, karşılıklı ilişkilerdeki insan kaynağını geliştirme açısından da son derece önem taşıyor.

A.T.: Bunun yanında, Çinlilerin gelir seviyesinin yükselmesiyle oluşan zengin kesim sayesinde Çin’in iç talebinin gelişmesini de bu yönde dengeleyici bir unsur olarak sayabilir miyiz?

S.Ç.:Tabi, zaten ortak yatırımlardan kastımız oydu. Şu an Dış Ticaret Müsteşarlığının bir projesi var. Urumçi ortak sanayi bölgesinin kurulması bunlardan birisidir. Yine Çin’e bölge bazlı ve sektörel olarak girilerek Türk şirketlerin Çin’de yatırımlarının artırılması hedefleniyor Ayrıca Urumçi’ye İstanbul’dan doğrudan uçak seferi konabilir. Çünkü Urumçi Çin’in Orta Asya’ya açılan kapısıdır. Urumçi’de kurulacak yatırımlar sadece Çin pazarına hitap etmekle kalmayıp aynı zamanda Orta Asya hatta Hindistan pazarına hitap edecek şekilde geliştirilebilir.

Çin, yakın zamanda, ekonomisi zor günler yaşayan Yunanistan’da büyük bir liman kiraladı ve burayı akdenizdeki ticaretinde kendisine lojistik üs olarak kullanmayı planlıyor. Bu konuda ülkemizden de çeşitli çekinceler yükseldi.

Aslında Çin’in Yunanistan yerine Türkiye’den liman kiralaması ve burayı lojistik us olarak kullanması projesi de çokça gündeme gelmişti. Burada Türkiye’nin kendi açısından yapması gerekenler daha fazladır. Türkiye’de yargı sistemi yabancı şirketlerin Türkiye’deki liman özelleştirmelerine girmelerine pek sıcak bakmıyor. İzmir ve Mersin limanı konusunda gerekli adımlar atılmayınca, Çin Yunaninstan’ın Pire Limanına yöneldi. Çinliler Pire Limanı’nı Doğu Akdeniz ve Doğu Avrupa’da önemli bir lojistik üs olarak kullanmayı planlıyor. Bu durum Türkiye açısından kaçırılan büyük bir fırsattır. Şimdi Trabzon limanının Çinli şirketler tarafından özelleştirilme yoluyla işletmesinin devralınması söz konusu. Bu konuda Türkiye’de özellikle yargıda bir mantalite değişikliğine ihtiyaç var. Çünkü yüklü bir miktarda yabancı sermayeyi çekmenin başka bir yolu da yok. Türkiye sadece Çin’e değil, diğer ülkelere de kendisini bir lojistik üs olarak pazarlamak istiyor. Avrupa Birliği, Rusya, Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya Afrika, Çin ve diğer ekonomilere karşı Türkiye, kendisini gerek petrol ve doğalgaz boru hatlarının güzergâhı için gerek bir stratejik lojistik üs olarak sunmaktadır. Pire Limanı Türkiye açısından kaçırılmış bir fırsattı ama Trabzon limanı veya benzer liman özelleştirilmeleriyle Çin sermayesinin ülkeye girmesi hızlandırılabilir.

A.T.: Son dönemde, Çin ve Türkiye arasında kültürel ilişkiler yönünden de önemli adımlar atıldı. Türkiye’de iki üniversitemizde Konfüçyüs enstitüleri kuruldu. 2010 Şanghay Expo’da 8 milyon Çinli Türk pavyonunu ziyaret etti. 2012 Türkiye’de Çin yılı; 2013 Çin’de Türk yılı ilan edildi. Bu faaliyetleri nasıl değerlendiriyorsunuz, iki ülke ilişkilerine nasıl bir yansıması olacaktır?

S.Ç.: Türkiye- Çin ilişkilerinin en zayıf halkalarından birisi; toplumların birbirini yeterince tanımamasıdır. 2000’li yıllarda ikili ekonomik ve siyasi ilişkiler son derece önemli boyutlara ulaştı. Ama halk düzeyinde ilişkiler halen çok zayıf kalıyor. Bugün Türkiye’de sokakta Çin üzerine bir anket yapıldığında ya da aynısı Çin’de Türkiye üzerinde yapıldığında, her iki halkın da birbirini tanımadığını görülecektir. Mevcut bilgi birikimi ise Batılı medya üzerinden ve olumsuz kalıp yargılara dayalı bir bakış açısıdır. Bu anlamda 2012’de Çin’de Türk yılı, 2013 de ise Türkiye’de Çin yılı ilan edilmesi son derece önemlidir. Şanghay Expo 2010’da Türkiye üst düzeyde bir pavyon kurdu ve ülke tanıtımı açısından önemli bir adım attı. Karşılıklı uçak seferlerinin arttırılması, Çinli turistlerin Türkiye’ye yönlendirilmesi ve buna paralel olarak Türk ve Çin eğitim kurumları arasında işbirliğinin artırılması bir çözüm olabilir. Özellikle, Avrupa Birliği ülkeleri arasında uygulanan Erasmus programı gibi, Türkiye ve Çin arasında ortak bir fon oluşturup öğretim elemanı ve öğrenci değişimi gerçekleştirilebilir. Artık Türkiye özellikle sosyal bilimler alanında eğitimde dünya standartlarıyla yarışır bir hale geldi. Türkiye’deki İngilizce eğitim veren üniversitelere çeşitli burs kaynakları da tesis edilerek Çinli öğrencilerin yönlendirilmesi mümkün olabilir. Halklar arasındaki temasın artması, siyasi düzeyde stratejik vizyonu geliştiren bir adım olacaktır.

A.T.: Çin, seksenli yılların başından bu yana hızlı ve istikrarlı bir yükseliş içinde, bu bir süre daha böyle devam edecek gibi duruyor. Siz bu yükselişi gerek Kore, Japonya, Rusya, Hindistan gibi bölge ülkeleri açısından gerekse dünya düzeni ve dengeleri açısından nasıl görüyorsunuz?

S.Ç.:2000’li yıllarda dünyada hızla yükselen ülkeler arasında Çin ve Türkiye bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye ve Çin’in ortak stratejik vizyonunda pek çok açıdan benzerlikler görülmektedir. Özellikle 2009- 2010 yılları boyunca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde Türk ve Çinli yetkililer çok yoğun bir işbirliği yaptılar. “Komşularla Sıfır Problem” politikası izleyen Türkiye, dünyadaki sorunların en aza indirildiği, uluslararası işbirliğinin arttığı, uluslararası ticaretin yaygınlaştığı bir dünya görmek istiyor. Çin’in de benzer bir dış politika stratejisi var. Çin de “barışçıl yükseliş” teziyle, tüm dünya ile ilişkilerini çok boyutlu olarak geliştirmeye çalışıyor. Dolayısıyla Türkiye ve Çin arasında hem ekonomik hem siyasi iş birliği yapılabilir. G20’deki diğer ülkelerin rakip değil, ortak olarak görülmesi noktsında Türkiye ve Çin’in yaklaşımları var. Türkiye zaten Çin’le beraber Güney Kore, Japonya, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Endonezya gibi diğer G20 üyesi ülkelerle çok yoğun ilişkiler geliştirmeye başladı.

A.T.: Çin’in yumuşak gücü gün geçtikçe daha da dikkat çeken bir olgu halini alıyor, aynı şekilde Türkiye de son yıllarda izlediği aktif dış politikayla, ortadoğu ve Afrika’da etkin bir yumuşak güce sahip oldu. Acaba bu bölgelerde Çin ve Türkiye’nin etkinlikleri arasında ilerleyen zamanlarda bir çekişme/çatışma yaşanabilir mi?

S.Ç.:Türkiye ve Çin pek çok ülke gelişmekte olan pazarında hızla yükseliyor. Özellikle Ortadoğu ve Afrika’da ekonomik ve siyasi nüfuzu artan iki ülke Çin ve Türkiye’dir. Bu bölgelerde ekonomik yatırımların artması ve Afrika ülkelerinin kalkınması açısından son derece önemlidir. Çünkü her iki ülke de baraj, otoyol, toplu konut gibi büyük müteahhitlik projelerine giriyorlar.

Türkiye ve Çin rekabet etmek yerine, ortak projeleri Afrika ve Ortadoğu pazarında harekete geçirerek, hem yatırım yapılan ülkelerin hem Türkiye’nin hem Çin’in kazanacağı bir formül bulabilirler. İki ülke özelikle Afrika’da ortak yatırım stratejisi geliştirebilir. Bu da azgelişmiş Afrika ülkelerinin kalkınmalarını kolaylaştırıcı bir rol oynayacaktır. Türkiye, Mayıs 2011’de İstanbul’da BM En Az gelişmiş Ülkeler Zirvesi’ni düzenleyecek. Beş yıl boyunca Türkiye, “Least developed countries” platformuna adeta hamilik yapacak. Bu az gelişmiş ülkelerin pek çoğu Afrika ülkesi ve burada Türkiye de önemli bir rol oynayacak. Çin de uzun yıllar boyunca Üçüncü Dünya üzerinde büyük etkinliği olan bir ülke konumunda bulunuyor. Türkiye ve Çin, Afrika’da sadece ekonomik anlamda değil, siyasi anlamda da bir işbirliğine gidebilir.

A.T.: Türkiye’nin bu şekilde Çin ve diğer gelişmekte ülkelerle geliştirdiği ilişkiler, Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığına dair soru işareteri doğuruyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

S.Ç.:Son dönemde gelişen Türkiye-Çin stratejik işbirliği, uluslararası kamuoyu tarafından yakından takip ediliyor. Türkiye’nin gerek Ortadoğu’yla gerek Rusya ile işbirliğini geliştirmesi, nükleer santraller de dahil bir takım stratejik anlaşmalara imza atması, Türkiye nereye gidiyor tartışmalarına yol açmıştı. Aslında bu, günümüz dünyasında çok makul bir soru değil. Çünkü günümüz dünyasında tüm aktörler birbirleriyle çok boyutlu ilişkiler geliştiriyor. Çin sadece Türkiye ile ilişkilerini geliştirmekle kalmıyor aynı zamanda Brezilya ile de geliştiriyor. ABD ve Japonya’nın en büyük ticari ortağı olarak Çin öne çıkıyor. Çin’le AB ülkeleri arasında, başta Almanya olmak üzere çok sıkı ekonomik ilişkiler var. En son Yunanistan’ın Pire Limanının işletmesini Çin üstlendi ve burayı kendisi için bir lojistik üs olarak kullanacak. Çin ve Türkiye’nin stratejik ilişkileri herhangi bir ülkeye karşı geliştirilmiş bir ittifak değil, sadece günümüz dünyasında hem barış ve istikrarın sağlanması, hem de dünyanın genel olarak kalkınmasına yardımcı olacak bir ortaklık olarak değerlendirebiliriz. Bu anlamda Çin de Türkiye de bir yere gitmiyor, sadece ilişkilerini çeşitlendiriyorlar. Tıpkı ABD’nin, AB’nin ve Japonya’nın yaptığı gibi… Tabi Türkiye’nin çok boyutlu ilişkileri sadece bu şekilde Çin’i kapsamıyor. Hindistan, Brezilya ve diğer G20 ülkeleriyle daha önceden geleneksel olarak çok zayıf olan ilişkilerimizin gelişmesi söz konusu. Bu elbette Çin’i içerdiği kadar Japonya’yı, Güney Kore’yi, Avustralya’yı, Endonezya’yı, Güney Afrika’yı içeriyor. Yine aynı zamanda Türkiye’nin ABD ve Avrupa ile var olan güçlü siyasi ve ekonomik ilişkileri devam ediyor.. Dolayısıyla bu anlamda Türkiye’de herhangi bir eksen kayması söz konusu değildir. Türkiye ilişkilerini çeşitlendirerek, dünya barışına ve istikrarına katkı sağladığı gibi ekonomik olarak bundan yararlanıyor. Türkiye özellikle son on yıldır kendisini bir “güvenlik devleti”nden bir “ticaret devleti”ne dönüştürmeye çalışıyor. Bir tüccar devletin arzuladığı en önemli şey ise küresel düzeyde barış ve istikrarın sağlanmasıdır.

A.T.:Teşekkürler.

http://www.usak.org.tr/myazdir.asp?id=1942

Uygur Akademisi © Her Hakkı Saklıdır.

Scroll to top