• Doğu Türkistan Davasındaki Fırsat ve Olasılıklar hakkında Hollanda'da Yuvarlak Masa Toplantısı gerçekleşti.
You Are Here: Home » Türk Dünyası » Cumhuriyet Döneminde Türkçenin Gelişmesi

Cumhuriyet Döneminde Türkçenin Gelişmesi

Dilbilimci. Talat Tekin

Atatürk‘ün Kurtuluş Savaşında sonra birbiri ardına giriştiği ve gerçekleştirdiği devrimler arasında Dil Devriminin, eğitim-öğretim ve kültür yaşamımızla olan yakın ve sıkı ilişkisi bakımından apayrı bir değeri ve önemi vardır.

Başlangıcı Tanzimat dönemine kadar giden dilde reform sorunu 1928’de yani bundan tam 65 yıl önce gerçekleştirilen yazı devriminden sonra ve onun doğal bir sonucu olarak yeniden ele alındı. 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu ve aynı yılın güzünde “Türk dilini menşelerine, ilmi, medeni ihtiyaçlara ve müstakbel inkişaflara göre tetkik ve tesbir etmek üzere” İstanbul’da Dolmabahçe Sarayında I. Türk Dil Kongresi toplandı. Böylece, Tanzimat döneminde gazeteciliğin gelişmesi ile başlayan ve II. Meşrutiyet dönemindeki Yeni Lisan hareketinden beri de başlıca şarn, yazar ve gazetecilerin çabalan ile sürdürülen dil reformu ilk olarak Cumhuriyet döneminde ele alınıyor ve resmi bir nitelik kazanıyordu.

Cumhuriyet döneminde girişilen dil reformunun niteliğini, anlam ve önemini daha iyi kavrayabilmek için Türk dilinin başlangıçtan Cumhuriyet dönemine kadar geçirdiği evrelere kısaca bir göz atmak yararlı olacaktır.

1. Eski Türkçe (Orhon ve Uygur Türkçeleri).

Türkçenin en eski yazılı belgeleri olan Orhon yazıtlarının son derece arı ve duru bir dili vardır. Bu dilde bulunan yabancı kökenli sözcükler kağan “hükümdar”, katun “hükümdarın eşi”, tigin “prens kunçuy “prenses”, sengün “general” vb. gibi Unvanlarla yincü “inci” çintan “sandal ağacı”, eşgiti “ipekli kumaş”, tug “sancak” vb. gibi maddi kültür sözcükleri idi.

Orhon Türkçesinin devamı sayılan ve 9. yüzyıl ortalan ile 13.-14. yüzyıllara kadar süren dönemde Doğu Türkistan Uygurlannca kullanılmış olan Uygurca yazı dilinde de pek az yabancı kökenli sözcük vardı. Çoğu çeviri dinsel metinler olan Uygurca yazmalarda geçen yabancı kökenli sözcükler daha çok Sanskrit, Tibet, Pehlevi ve Süryani dillerinden alınmış din terimleri idi. Örneğin, ajun, ( < Sogdca “zwn”), erdini “inci” < Skr. ratna, yirtüncü “dünya” < Tib jigrten) vb. gibi. Ana dili bilincine sahip olan Uygurlar Budizm ile ilgili din terimlerinin pek azını olduğu
gibi almışlar (ajun, dyan, çakşapad vb. gibi), bu gibi terimlerin çoğu için Türkçe kök ve eklerle ya da birleştirme yolu ile birçok güzel karşılıklar türetmişlerdir.

Budist Uygurlar “Buda” anlamındaki Çince fu (/ Eski Kuzey Çincesi bur) sözcüğünü olduğu gibi kullanmayıp buna Eski Türkçe kan “han” ünvanmı ekleyerek Burkan karşılığını türetmişler ve hep bu adı kullanmışlardır. “Amel” yerine kılınç, “kötü amel” yerine “ayığ kılınç” ya da arkuk kılınç, “düşünme” yerine sakınç, Sanskritçe
Buddha’yı niteleyen anuttara-samyak-sambodhi “Aşılmaz/ geçilmez en mükemmel bilgi/hikmet” ünvanmı bile üzeliksiz koni tüz tuymak, üzeliksiz yeg üstünki koni tüz tuymak, tözgerinçsiz tözü koni tuymak ya da tözgerinçsiz yeg tözü koni tuymak biçimlerinde Türkçeleştirmişlerdir.

2. Karahanlı Türkçesi

10. yüzyıl ortalarında İslam dinini kabul eden Karahanlılar dönemindeki yazı dilinde de Arapça-Farsça alıntı sözcüklerin oranı pek düşüktür. Örneğin Kutadgu Bilig’de pek az Arapça-Farsça sözcük vardır: abid, aciz, alim, amel, amil, devlet, din, dünya, dua, düşman, dost, fasl “mevsim”, felek, ferişte, fesad, feylesuf, gaflet, gazilik haccı
hakk, hakikat helal, hulk, vb. gibi. Bu gibi Arapça-Farsça sözcüklerin Türkçe sözcüklere oranı yüzde beşi geçmez.

3. Eski Anadolu Türkçesi

Eski Anadolu Türkçesi ile yazılmış yapıtların dili de çok yalındır. Örneğin, Veled Çelebi’nin:

Durung, görüng, bu gice ne yatursız?
Ulu devlet görindi, ne durursız?

Siz andan hem toyarsız hem acarsız
Siz andan hem yatursız hem durursız

Yeri, göği ne varsa ol yarattı
Gözüngüzi açung, kanda varursız?

Kişi kendü işinden bellü olur
Göremezsiz anı; taşsız, demürsiz.

Görüng ussunguzı gevde içinde
Gice yavu varur, gündüz bulursız.

dizeleri ne denli sade ya da yalın bir dille yazılmıştır. Yine Yunus‘un şu şiirini anımsayalım:

Daşdung yine delü göngül, sular gibi çağlar mısın?
Akdung yine kanlu yaşum, yollarumi bağlar mısın?

N’idem elüm irmez, yare, bulınmaz derdüme çare,
Oldum ilümden avare, beni bunda eğler misin?

Yavu kıldım ben yoldaşı, ongulmaz bağrumung bağı,
Gözlerümüng kanlu yaşı, ırmağ olup çağlar mısın?

Ben toprak oldum yolunga, sen aşuru gözedürsin,
Şu karşuma göğüs geren taş bağırlu tağlar mısın?

Ya da şu dizelerini:
Geldi geçdi ömrüm benüm şol yel esüp geçmiş gibi
Hele banga söyle gelür, bir göz yumup açmış gibi

Bu dünyede bir nesneye yanar içüm, göynür özüm.
Yiğit iken ölenlere, gök ekini biçmiş gibi!

Yunus‘ta ve öbür 13.-14. yüzyıl şairlerinde bu gibi yalın ve öz dille yazılmış şiirler,dizeler pek çoktur.

Anadolu’da gelişen Türk yazı dili 15. yüzyıldan sonra Osmanlı devleti sınırlarının genişlemesi ve imparatorluğun kurulması ile birlikte saray ve çevresindeki şair ve yazarlar topluluğunda Arapçanın din dili, Farsçanın da yazın dili olarak büyük önem kazanmasıyla yabancı öğelerle dolmağa başladı. Aslında Arapça ve Farsçaya olan düşkünlük daha 14. yüzyılda başlamış ve Aşık Paşa‘nın ünlü şikayetine neden olmuştu:

Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolı, ol ulu menzilleri

16. ve 17. yüzyıllarda, klasik Osmanlı-Türk edebiyatının oluştuğu dönemde, resmi yazışma dili yapısındaki sayısız Arapça-Farsça sözcükler ve gramer kurallan ile, Arapça-Farsça-Türkçe karması yapma bir dil, bir yüksek sınıf jargonu haline gelmiş, ulusal dil niteliğini tümüyle yitirmişti. Örneğin Baki’nin Kanuni Süleyman için yazdığı ünlü ağıt şu koşa ile başlar:

Ey pâybend-i dâmgeh-i kayd u nâm ü neng
Tâ key hevây-i meşgale-i dehr-i bî-direng

Bu koşada ey ünlemi dışında, hiçbir Türkçe sözcük yoktur ve ey ünlemi Farsçada da bulunduğuna göre bu koşa pekala Farsça sayılabilir!

Fuzuli’nin ünlü gazelinden alman şu koşaya bakalım:

Menem ki kafılesâlâr-i kârbân-i gamem
Fakir-i pâdişehâsâ, gedây-i muhtesemem

Bu iki dize de tümüyle Farsça sayılabilir.

Uzatmıyayım, Osmanlı-Türk yazı dili 16., 17. ve 18. yüzyıllarda Arapçadan, Farsçadan yapılan toptan alıntılarla doğal dil niteliğini tümüyle yitirmiş, Ziya Gökalp’in ünlü deyişi ile “üç dilin karması yapma bir dil”, bir “Osmanlı Esperantosu” olmuştu.

Tanzimat dönemi şair ve yazarları yazı dilimizdeki hastalığı fark etmişler ve birtakım çareler önermişlerse de kendileri bu yolda örnek olacak adımları atamamışlardır. Bu adımı ancak II. Meşrutiyet dönemi aydınlarına, özellikle Yeni Lisan hareketini başlatan Genç Kalem’ciler atacaklardır.

Ancak, Yeni Lisan’cıların çabaları Arapça-Farsça çoğullarla tamlamaları (gramer kurallarını) atmakla sınırlı kalmış daha öteye gidememiştir. Örneğin Ziya Gökalp daha 2 Nisan 1916’da yayımlanan “Lisan” manzumesinde “Arapçaya meyi etme/Iran’a da hiç gitme” dediği halde Arapça köklerden sözcük türetme yolunu yeğlemiş ve örneğin ideal karşılığı olarak fikr kökünden mefkure’yi yaratmıştır. Yine II. Meşrutiyet dönemi aydınları “uçak” yerine Arapça “uçmak” anlamındaki tayara kökünden tayyare’yi türetmişlerdir. Taht-el-bahir de o dönemin icadıdır. Arapça
tamlama olduğu için “ilm’ür-ruh” tamlamasını bırakıp yerine ruhiyyat terimini kullanmak da Z. Gökalp’in önerdiği bir çözüm yolu idi. Kısaca Tanzimat ve II. Meşrutiyet dönemlerinin aydınlan Türkçe köklerden Türkçe eklerle sözcük türetmeyi düşünemiyorlardı. Bu ancak Cumhuriyet döneminde uygulanacak ve gerçekleştirilecektir.

5. Cumhuriyet Dönemi

Konuşmamın başlarında Cumhuriyetten önceki dönemde bütün bilim terimlerinin Arapça sözcüklerin yine Arapça-Farsça tamlama kurallarına göre birleştirilmesiyle oluşturulduğunu söylemiştim. Örneğin “dik açı”ya zaviye-i kaime,
“dar açı”ya zaviye-i hadde, “iç ters açılar”a zaviyetan-i mütebadiletan-i dahiletan, “dış ters açılar”a zaviyetan-i mütebadiletan-i haricetan deniyordu. “Eşkenar üçgen” müselles-i mütesaviy-ül-adla, “ikizkenar üçgen”e de müselles-i mütesaviy-üs-sakeyn denirdi. Geometri öğretmenleri 1937’lere kadar Hatt-i mümas nokta-i temasta nısıf
kutra amuddur (Teğet çizgisi değme noktasında yarıçapa diktir) yollu cümlelerle ders verirlerdi.

Şimdi isterseniz biraz da 1931 yılında İstanbul’da yayımlanmış Arapçadan çeviri bir gramerden alıntılar yapalım:

“Eserin maksad ve tarz-ı tahriri hakkında keza müellif mııkaddemesinde malumat vermiştir.”

“Tasrif: Tasrif kelimenin müfret halindeki ahkamının ilmidir.”
“Cemi: Ceminin lahikasi umumiyetle -lar/-ler’dir.”
“İsm-i Fail: Müstakbel için olan ism-i fail lahikası -daçı’dır.”

“Menfi ism-i fail teşkil edilmek istenirse bu takdirde mazi lahikası olan -mış’tan ve istikbal lahikası olan daçı’dan evvel harf-i nefi ilave edilir. Mübaleğalı ism-i fail, ism-i tafdil, ism-i meful, ism-i mekan, harflerin yekdigeriyle tebdili meselesi, harflerin hazfi meselesi, mübteda ve haber bahsi, fi’l-i nefi, istifham” vb. vb.

T.D.K.’nun kurulmasıyla birlikte terimleri Türkçeleştirme işine girişilmiştir. Atatürk’ün Sivas’a yaptığı bir gezi sırasında Lisede bir hesap-hendese dersine girip öğretmeni dinlediği ve zaviye deyip duran öğretmene sağ elinin işaret parmağı ile orta parmağını açıp göstererek “Zaviye değil, muallim bey, açı, açı!” dediğini bu öğretmenin kendisinden işitmiştim.

İlk ve Orta Öğretim Bilim terimleri çalışmaları 1937-38 ders yılında tamamlanmış ve 1938-1939 ders yılına yeni terimlerle hazırlanmış ders kitapları ile girilmişti. Terimleri Türkçeleştirme çalışmaları daha sonra sürüp gitmiştir; bugün de sürüp gitmektedir.

Cumhuriyet döneminde girişilen dili yabancı öğelerden, sözcük ve terimlerden arındırma büyük ölçüde başarılı olmuştur. Türkçenin söz varlığında bu anndırmaözleştirme ve zenginleştirme hareketinin sonucu olarak birçok Arapça-Farsça sözcük kullanımdan düşmüştür. Bugün ilk önerildiklerinde yadırganan birçok sözcüğün dil devrimine karşı olanlarca bile kullanıldığına tanık olmaktayız. Okumamış halk dilinde bile artık olay sözüğü hadise’yi, konu mevzu sözcüğünü, konut meskeni, durum vaziyet’ı, kurum müessese’yi, toplum cemiyet’i, anıt abide’yi, taşıt nakil
vasıtası’nı, yakıt mahrukat’ı, kanıt delil’i, tanık şahidi unutturmuş gibidir. Özgür, subay vb. gibi yapılan açıklanamıyan yeni sözcükler bile dile yerleşmiştir.

Türkçenin söz varlığına giren yeni sözcükler sayılmakla bitmez: bilim, bilimsel, tanımla-, okur, yazar, ilke, olumlu, olumsuz, niteleme, ayrıntı, yaşam, yaşantı, araştırma, inceleme, tanımlama, denetim, deney, deneysel, çağdaş, bakan, başbakan, toplantı, tutanak, tutucu (muhafazakar), gerici (reaksiyoner) vb. vb.

Uygur Akademisi © Her Hakkı Saklıdır.

Scroll to top