• Doğu Türkistan Davasındaki Fırsat ve Olasılıklar hakkında Hollanda'da Yuvarlak Masa Toplantısı gerçekleşti.
You Are Here: Home » Genel » Akupunkturun Tarihi

Akupunkturun Tarihi

uygurlarDr.Yusuf Ziya LEVENTOĞLU

Akupunktur  Hekimi

1.1.    Akupunkturun Uzak Tarihi

Akupunktur Türk icadı bir tedavi şeklidir. Önce Türkler bu tedavi şeklini keşfetmişlerdir. Çinliler ise daha sonra öğrenip gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardır.

Akupunkturun yaklaşık 5300 yıllık bir geçmişe sahiptir. İç Moğolistan’da Duo Lun Qi harabelerinde, 1963 yılında yapılan kazılarda, taş iğne bulunmuştur. Arkeologlar ve tıp tarihi uzmanları, günümüzden 4 bin yıl öncelerine ait olduğu düşünülen, yeşim taşından yontulmuş ve uçları sivriltilmiş taş iğnenin ilk akupunktur iğnesi”Bianshi” olduğu düşüncesinde birleşmişlerdir.

Yapılan incelemelerde bu taş iğne üzerinde bulunan yazıların, eski Uygur Türklerine ait olduğu tespit edilmiştir. Doğu Türkistan’da Turfan Şehrinin yakınlarındaki Eski Uygur başkenti olan İdikutkasabasında, Uygur harfleriyle yazılmış, vücuttaki akupunktur noktalarını gösteren yazıtlar bulunmuştur. Ayrıca M.S. 50. yıla ait olduğu düşünülen 2 bronz heykel de bu konudaki iddiaları desteklemektedir.
Bu 2 bronz heykelin, Çinlilerden daha çok Uygur Türklerine benzemesi ve o dönemde bronz’a şekil verilebilen tek medeniyetin, Uygur Türkleri olması, akupunkturun ilk olarak Uygur Türklerince uygulandığını ve eğitiminin verildiğinin kanıtıdır. Bu 2 bronz heykel, “Pekin Geleneksel Çin Tıbbı Koleji, Çin Tıp Tarihi Müzesi’nde” sergilenmektedir. Bu konuda çalışmayı sürdüren Uygur Türklerinden Arkeolog Kurban Veli ve Dr. Nimet Reşidi’dir.

Ayrıca; 1991 yılında Alp dağlarının İtalya- Avusturya sınırında 5300 sene önce yaşadığı tespit edilen Ötzi / Buz adam diye adlandırılan bir ceset bulunmuştur. Buz adamın üzerinde 47 tane dövme tespit edilmiştir. Yapılan incelemelerde eklemlerinde problem olduğu tespit edilen buz adamın dövmeleri eklem tedavisinde kullanılan vücut akupunktur noktalarına denk düşerken bu dövmeler Türk motifleri şeklinde olduğu görülmüştür.

İbn-i Sina,  akupunkturda önemli bir yer tutan vücuttaki enerji kanalları veya meridyenlerden bahsetmiş ve akupunktur teşhisinde kullanmıştır. İbn-i Sina, hastalandığında kendisini, son günlerine kadar kemik iğnelerle tedavi etmiştir.

1465’te Şerafettin Sabuncuoğlu’nun Fatih Sultan Mehmet’e hediye ettiği kitabında bazı akupunktur noktalarını (P6 ve Lu9) resmetmiştir. Memleketi olan Amasya’da, kas spazmlarına tavuk kemiğinden iğnelerkullanılarak tedavi etmiştir.

Bugüne ulaşmış en eski kaynak, MÖ 200 yılında Çin kitabı Huang Di Nei Jing’in yazdığı “Sarı İmparator’un İç Hastalıkları Klasiği” kitabıdır. Bu kitapta 282 akupunktur noktası tanımlanmıştır. Aslında ilk kez Uygur Türkleri kaynaklarında yer alan Tao’cu felsefeden bahseder. Birbiri ile uyumlu ama zıt olarak çalışan iki farklı enerji; Yin ve Yangı, Beş element, organ ve meridyen Sistemini anlatır. Bugün bile geçerliliğini koruyan bilgiler içermektedir.

Sarı İmparator: Huang Di Nei Jing Suitang hanedanlığı döneminde (581–960) Geleneksel Çin Tıbbı (GÇT)’nın en önemli teşhis metotlarından olan “nabız bakma” teknikleri geliştirilmiştir.

Ming hanedanı zamanında yaşamış olan akupunkturist Yang Jizhou 1601’de “Akupunktur ve Moksibasyonun Özeti” adlı eseri yayınlamıştır. Bu kitap yazıldığı günden günümüze önemli bir referans kitap olarak işlev görmüştür.
Ming hanedanlığının son dönemlerinde (17. yüzyıl ortalarından itibaren) akupunktur geleneksel bir metot olması sebebiyle ve Batı dünyasının da etkisiyle küçümsenmeye ve unutulmaya başlanmıştır.

1.2.    Akupunkturun Yakın Tarihi

Akupunkturun bugüne kadar yaşaması ve tüm dünyada kabul görmesi hiç de kolay olmamıştır. Dayandığı felsefe gereğince, 1864’de Çin’de akupunktur özellikle sarayda yasaklanmış, ancak halk arasında yaşamaya devam etmiştir. İşçi Devrimi sırasında bir kez daha diğer bilimlerle birlikte sekteye uğrayan akupunktur, 1944’te Mao’nun geçmeyen baş ağrılarına akupunkturla şifa bulması sonrası yeniden gözde olmuştur. Bu dönemde,  Çin Tıbbı ve ilaç bilimi yeniden yapılandırılmış ve akupunktur yine eski popülaritesine kavuşmuştur. Akupunktur ve anestezi alanında yeni başarılara imza atılmış ve akupunktur iğneleri ile ağrı dindirmede yaratıcı gelişmeler kaydedilmiştir. Geleneksel Çin Tıbbı son 30–40 yıldır sürdürülen akılcı politikalarla değerine tekrar kavuşmuş ve tüm dünya bilim çevrelerinde yerini almıştır.

Akupunkturun Avrupa’da tanınmaya başlaması ise 15. yüzyıla kadar uzanmakla birlikte 17.yüzyılda özellikle cizvit misyonerleri doğuda öğrendiklerini ve gözlemlerini Avrupa’ya aktarmışlardır. 1637’de Portekizli Dr. Zaratus Lusitanuskulakta bir noktanın koterizasyonu ile siatalji tedavi edildiğini belirtmiştir. İngiliz William Ten Ryhne ise 1683’de akupunktur üzerine bir kitap yazmıştır.
18. yüzyılda Avrupa’da 18 hekimin akupunktur hakkında yazıları vardır. Bunların en önemlileri Valsalva (1707), Kaempfer (1712–1749), Du Halde (1739), Cardonne (1770), Du Jardin (1774) ve Siebold (1781)’dir. Valsalva, kitabında kulakta belirli bir alanı koterize ederek diş ağrısını geçirdiğini yazmıştır.                         .               .
MÖ 4. yüzyılda Hipokrat’ın, kulak kepçesinde belli noktaları kanatarak impotansı, baş ağrısını, hipertansiyonu tedavi ettiğini bilinmektedir.

19.yüzyılda ise akupunktur üzerinde kitap yazan hekimlerin sayısı 140’a yükselmiştir. Bunların en ünlüsü Dr. Berliöz, ünlü kompozitörün babasıdır ve kronik hastalıklar ve akupunktur üzerine yaptığı çalışması onu otorite haline getirmiştir.
1825’de şövalye Dr.Sarlandiere elektropunktur hakkında çok güzel bir tez yayınlamıştır.
1929’da Dr.Ferrey Rolles akupunkturla ilgili Japonca kitapların Fransızca çevirileri ile ilgilenmiştir. Bunları Fransa’nın eski Çin konsolosu Saurerie de Mourant’dan elde ederek Homeopati Francais isimli dergide yayınlamıştır.
1950’lerde Dr. Nakatani Japonya’da temelinde akupunktur prensipleri bulunan ryodoraku yönteminigeliştirmiştir.

1957 de Fransa’da Dr. Nogier kulağın ters homunculus şeklinde olduğunu ve kulakta bütün vücut noktalarının bulunduğunu ileri sürerek auriküloterapiyi geliştirmiştir.  Aynı dönemde İngiltere’de Sir Henry Head teorileri ile akupunkturu açıklamaya çalışmış, Felix Mann yayınladığı akupunktur kitapları ile akupunkturun yaygınlaşmasına ciddi katkılarda bulunmuştur.                            ..
Batıda ise akupunktur hak ettiği ününe, 1972 yılında dönemin Amerikan başkanı Richard Nixon’ın Çin ziyareti sayesinde kavuşmuştur. Nixon’ın kafilesinde bulunan New York Times muhabiri James Reston ziyaret sırasında rahatsızlanmış ve kaldırıldığı hastanede akut apendisit olduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple Reston hemen ameliyata alınmış ve apendiksi alınmıştır. Ameliyat sonrası rutin doktor vizitlerinde çinli doktorlar Reston’un fazlaca karın ağrısı olduğunu görmüşler ve akupunktur ile müdahale etmişlerdir. Reston’un akupuktur tedavisi sonrası ağrılarının hızla kaybolduğunu takip eden basın mensubu arkadaşları vücuda hiçbir ilaç vermeden batırılan birkaç ince iğne ile ameliyat ağrılarının hızla kesilmesine çok şaşırmışlar ve hemen durumu ülkelerindeki bağlı bulundukları gazetelere iletmişlerdir. Bu konu sadece Çin’de bulunan amerikan heyeti arasında hayret uyandırmayıp ertesi gün tüm amerikan gazetelerinde manşetten yayınlanmıştır. Akupunkturun amerikan heyetinde bu kadar şaşkınlık yarattığını gören Çinliler Başkan Nixon ve beraberindekileri akupunktur anestezisi ile yapacakları bir kalp ameliyatını izlemek üzere davet etmişlerdir. Planlanan gün ve saatte kalp ameliyatı hiçbir anestetik madde kullanmadan, sadece akupunktur anestezisi ile gerçekleştirmişlerdir. Anestezinin en zor ameliyatlarından birinin bu şekilde akupunktur yardımı ile yapılmasına Başkan Nixon hayran olmuştur. Olay amerikan basınında da geniş yer bulmuştur. Başkan ülkesine döner dönmez akupunkturu öğrenmek amacı ile Çin’e doktorlar göndermiş ve Çin’li akupunktur uzmanlarını ülkesine davet etmiştir.                                                            .
Böylece Amerikan başkanının Çin’i ziyareti sırasında bir gazetecinin apandisit olması ile başlayan hadiseler zinciri, akupunkturun başta Amerika olmak üzere tüm dünyada popülaritesinin artmasına ve geniş kullanım alanları bulmasına yol açmıştır.

Bugünkü haliyle “Auriküloterapi”nin tanımlanması ve uygulanmasını ise Fransız Dr. Paul Nogier’e borçluyuz. 1956’da kulakla fetüs arasındaki ilişkiyi açıklarken; 1969’da RAC (Refleks auriculo-cardiac) adını verdiği fenomeni açıklamıştır. 1976’da Nogier, kulak kepçesinde 7 ayrı frekansı; 1980’de Enerji, Fazlar ve Lateralite kavramlarını tanımlamıştır.

Halen Fransa, Almanya, Avusturya, İtalya, İsviçre, Belçika,  Macaristan, ABD ve Rusya da faaliyet gösteren akupunktur enstitüleri ve akademileri tıp âleminde belirli bir yer bulmuşlardır.

1.3.Kulak Akupunkturunun Tarihi

Kulak akupunkturun ilk olarak Mısırda kullanıldığı sanılmaktadır. Çünkü Mısırlılar çok eski çağdan bu yana pek çok ağrıda özelliklede siyatik ağrılarda antiheliks üzerinde bir yerleri koterize ettikleri bilinmektedir. Eski İran’da ve Mısır’da kulak akupunkturu bundan 2000 yıl önce ağrı tedavisinde ve kadınların korunma metodu olarak yaygın kullanıldığı tarihi belgelerde görülmektedir. Hatta M.Ö. 4 yy Hipokrat’ın kulak kepçesinde belli yerlere uyguladığı aderlazi (kulak kepçesinin kanatılması metodu) ile impotans, hipertansiyon ve baş ağrılarını tedavi ettiği yönünde yazılı kaynaklar mevcuttur. Çin kültüründe kulak akupunkturuyla ilgili önemli açıklamalar söz konusudur. M.Ö 1 yy da Huangdi Neijing de kulak akupunkturuyla ilgili bilgiler yazmıştır. Ancak daha sonraları geliştirilmemiş ve unutulmuştur.

Dr. Paul Nogier in yapmış olduğu ilk yayından sonra Çinliler tekrardan Kulak akupunkturunu keşfe çıkmışlardır. Dr. Nogier in yayınlamış olduğu ilk somatotropi Çinliler tarafından hemen üstlenilerek herhangi bir değişikliğe tabii tutulmaksızın öylece alınmıştır. Avrupa da kulak kepçesinin önemi 17. yy Hieronymus Bosch un çizmiş olduğu ‘Garten der Lüste’ Neşe bahçeleri adı altındaki tablolarda kulak kepçesinde bulunan bazı yansıma noktalarının cinsellik üzerindeki etkileri şematik olarak yansıtılmıştır. Diş ağrılarında kulak kepçesinin çene mafsalına denk düşen yere ve antiheliks üzerinde fossa triangularisin altında kalan kısmına siyatiği kulak kepçesindeki yansıma yerine koterize etme ise 1637 Portekizli Dr. Zacatus Lusitanus ve 1717 Valvalsa tarafında yapıldığı yazılı kaynaklarda mevcuttur. 1810 senesinde Parmalı Dr. Ignas Colla antheliksi bir arı tarafından sokulan bir hastanın yürüyemediğini tespit ettiğini yayımlamıştır. 1850 yılında Dr. Rülker Cincinati de heliks koterizasyonunun siyatiğin tedavisinde kullanılabileceğini belirtmiş ve koterazisyonu birçok hastasında uygulamıştır.

20. yy başında siyatik sinir ağrılarında antiheliks üzerinde koterazisayon yapılarak ağrının tedavi edildiği ise Prof. Dr. Ignas Colla tarafından yayınlanmıştır. 1850–1857 seneleri arası sürdürülen tedavi ve açıklamalar, Avrupa ve batı dünyasında kulak akupunkturunun uygulandığını göstermektedir. Bir asra yakın süren sessizlik döneminden sonra, 1950 ve onu takip eden senelerde kulak akupunkturu, Dr. Paul Nogier ve arkadaşlarının katkılarıyla tekrardan rutine girmiştir.

Kulak Akupunkturun bugün bu denli yaygın olarak kullanılması, araştırılması ve buluşunu Dr. Nogier’e borçluyuz. Kulakta tüm organların Refleks zonları olduğunu tespit etmiş ve vücudun kulak kepçesinde yayıldığını göstermiştir. Refleks noktaları sistemi sayesinde organlarda bulunan herhangi bir hasarı tespit etmek mümkün olmuştur. Dr. Nogier buluşunu 1969 yıllında yayınlamış olduğu ‘Lehrbuch der Auriculotherapie’ kitabında şöyle tanımlamaktadır:

“1950 yıllında Lyon yakınlarındaki muayenemde bir kaç hastamın kulak kepçelerinde skar (koterizasyon yanığı) gördüm. Bu skarlar benim ilgimi uyandırmıştı. Skarlar hakkında hastalarımla görüştüğümde siyatikten dolayı tedavi olduklarını öğrendim. Antiheliksin üst kısmında fossa triangularis da crus superius ve crus inferius anthelicis arasına düşen bir alanın koterize edildiğini gördüm. Çok daha sonraları kulak kepçesinin ta orta çağdan beri uyarıldığını öğrendim. Bazı organ, fonksiyon hasarlarını önlemek ve tedavi amacıyla kulak kepçesinin uyarıldığı bilinmekte olduğunu gördüm. O zaman orta çağdaki bu gelişmelerde haberim olmadığından yeni bir şeyleri keşif ettiğime inanıyordum. Onun içinde her şeyi yeniden araştırmaya çalışıyordum. Tedavi edilenleri yakından izliyor ve takip ediyordum.

Sorduğum tüm hastalar koterizasyondan sonra ağrıların hızlı bir şekilde (dakikalar ve saatler içinde) azaldığını söylüyorlardı. Koterizasyon ile ağrının azalması arasından bir ilişkinin olduğunu görüyordum. İşin en ilginç olan yanı ise, koterizasyonu yaptıranların hemen hemen hepsi kronik ağrıları olan ve daha önce diğer tedavi yöntemlerine başvuran ancak sonuç alamayan hastalardı. Bu durumda sağlık şikâyetleri daha çok ağır olan hastaların bu tedaviye başvurduklarını görüyordum. Bunun üzerine kendim de bazı hastalarımı koterize ettim. Oldukça iyi sonuç aldım ve bunun üzerine daha az barbar olan yöntemlere başvurdum. Siyatik rahatsızlıkları olan hastaları koterize etme yerine iğne batırma yöntemini seçtim ve pozitif cevaplar aldım. Tabii burada özellikle kulakta ağrılı olan noktaları uyarıyordum. Koterize edilen noktanın lumbosakral vertebra olacağı fikri aklımda oluştu. Bu durumda antiheliksin tüm vertebra sistemini yansıtması gerektiğini, ancak baş aşağı bir konumda olduğunu düşündüm. Kafanın yansıması ise antitragus olmalıydı. Bu durumda kulağın uterus içinde bir embriyo olduğunu düşündüm.” (1 Nogier, Lehrbuch der Auriculatherapie, Maisenneuve 1973)

Kulak akupunkturu klinik bir tedavi ve aynı zamanda tanı koyma metodudur. Diğer bir adıyla mikro sistem olarak da adlandırılmaktadır. Organizmanın gerek mekanik ve gerekse elektromagnetik dalgalar karşısında reaksiyonlarını takip eden ve ölçen, kaynağını bilimsel olarak 1982 yıllından beri fotopersepsiyon tekniği ile kanıtlamıştır.

Dr. Paul Nogier kulak kepçesinin somatotopisini incelerken vücudun tüm refleks noktalarının kulak kepçesinde bulunduğunu ortaya koymuştur. Ana rahminde baş aşağıya duran embriyonun duruş pozisyonu bugüne kadar hala geçerliliği korumaktadır.

Embriyonun kafa Refleks zonları tüm lobulusu kaplamış durumdadır. Embriyonun omurgaları antiheliks üzerindedir. Concha içinde batın ve toraks organları bulunmaktadır. Tüm hareket sistemi olarak tanımlayabileceğimiz alt ve üst ekstremiteler ise scapha içinde bulunmaktadır. Kulağın arka kısmı ise organların motor refleks sahalarını içermektedir.

Mikrosistem anglo-amerikan literatüründen kaynağını alan bir tanımdır. Mikrosistem tüm vücudun daha küçük bir alanda projeksiyonunu göstermektedir. Projeksiyon alanı organın büyüklüğünden ziyade fonksiyonlarına göre yer tutmaktadır. Noktalar olduğu gibi santimetrelere varan projeksiyonlar mevcuttur. Noktalar ve projeksiyonlar organların bulunduğu simetriye göre kulakta yer almaktadır. Dr. Nogier nokta ve projeksiyonları tanımlarken homunkulusdan faydalanmıştır. Bilindiği gibi korteksin her iki tarafı vücudun karşı tarafına ait duysal bilgileri alır (yüzün aynı tarafından gelen duysal bilgilerin en çok az bir kısmı istisna olmak üzere). Vücudun bazı alanları somatik kortekste geniş alanlar ile temsil edilirler – dudaklar hepsinden fazla olmak üzere bunu, yüz ve başparmak izler- halbuki gövde ve vücudun daha alt kısımları göreceli olarak küçük alanlarla temsil edilir. Bu alanların büyüklükleri, vücudun her bir periferik alanındaki özelleşmiş duysal reseptörlerin sayısı ile doğru orantılıdır. Örneğin, dudaklarda, dilde ve başparmakta çok fazla sayıda özelleşmiş sinir sonlanmaları bulunurken, gövde derisinde sadece birkaç tane bulunur. Ancak kulak için somatotopi tanımlamasını uygun bulmuştur. Onun içindir ki kulağın somatotopi olarak tanımlanması yapılmaktadır. Kulakta, organlar yansımasını somatik olarak bulmaktadır.

Artık pek çok mikro sistem tanımlanmıştır. Kulak için yapılan tanımlamanın yanı sıra  baş, ağız, el, ayak gibi akupunkturun mikro sistemleri de bilinmekte ve tanımlanmaktadır. Ancak bunlar içinde en etkili ve geçerli mikro sistem olarak batı tıp bilimi kulak akupunkturunu görmektedir.

Dr. Durinjin (Moskova) Refleks tedavisi merkezinde hayvanlar üzerinde yapmış olduğu deney ve bilimsel çalışmaları ile mikrosisteminin geçerliliğini ve doğruluğunu ispatlamış bulunmaktadır.

Vücut akupunkturu primer olarak enerji dinamik sistem olarak tanımlanırken, mikro sistemler ise informatif kibernetik bir etki mekanizması ortaya koymaktadırlar. Etkiler farklı kanallarda ortaya çıkmaktadır. (Dr. Gleditsch)

Somatotopinin önemli bir özeliği ise var olan bir uyarıyı inhibe etme durumudur. Somatotopik sahada bulunan veya tespit edilen bir noktanın sadece tek bir yerde olmaksızın hemen hemen tüm mikro sistem içinde hassas olduğu görülmüştür. Hassas bulunan bir noktanın tedavisi ve uyarılması ile birlikte ilişkide olduğu organ ve noktalardaki hassaslığın kayıp olduğu gösterilmiştir. Dolayısıyla uyarı ile noktalar aktif hale getirildiği gibi inaktif edebilmekte olanaklıdır. (Prof. Dr. Heine).

Bu şu anlama gelmektedir, bir organın irritasyonu ve fonksiyon bozukluğu pek çok mikro sistem içinde noktaların uyarılması yani aktif anlamına gelmektedir. Bu noktalarda birinin uyarılması yani tedavi edilmesi ile tüm noktaların inaktif duruma geçmesi sağlamaktadır.

Dr. Gleditsch mikro sistemlerin tedaviye cevaplarından farklılıklar olduğunu kas-iskelet ve bağ dokusu hastalıklarında, kulak akupunkturunun diğer mikro sistemlere göre daha iyi yanıt verdiğini belirtmektedir.

Auriculodiagnozun üstünlüğü kulak somatotopi ve Refleks noktalarının kulak kepçesinde projeksiyonun yanı sıra lokalizasyonun çok iyi olmasındandır. Tanı mekanik olarak kulak kepçesine yapılan uyarı ile konulmaktadır. Aynı zamanda patolojik noktaları nokta tarayıcısıyla da tespit etmekte mümkündür. Bunun için özel olarak yapılmış olan kulak kepçesinde direnç ölçen nokta tarayıcıları diğer bir adıyla detektörler üretilmiştir. Mekanik olarak kulak kepçesi taranırken hasta patolojik olan alanda ağrı hissetmektedir, onun içindir ki hasta istemese de yüzünü kasmaktadır.

 1.4.Türkiye’de Akupunktur

 Akupunktur Türkiye’ye 1950’li yıllarda Kafkasyalı doktor Kayır DOY ile girmiştir. Akupunktur eğitimi için Çin’e gitmiş, Fransa’ya yerleşmiştir. Akupunkturda başarılı uygulamaları ile Fransa’da üne kavuşmuştur. Fransız büyük elçimiz Dr.DOY’u ülkemize davet etmiş ve 1960 yıllarında Harbiye’de ilk akupunktur kliniği açılmıştır.

Dr.Kayır DOY’un hastalarını akupunkturla tedavi etmiş olması yakın tarihte tespit ettiğimiz ilk hekim uygulaması olarak kabul edilebilir.

Göğüs hastalıkları uzmanı olan ve astımla ilgilenen Uzm.Dr.Nuzhet ZİYAL hocamız İngiltere’de ki bir seyahati sırasında astımın akupunktur denen bir metotla ilaçsız ve kesin olarak tedavi edildiğini duyunca hemen ilgilenmiş ve oradaki görüşmelerinden sonra 1970 de Japonya’ya akupunktur öğrenmeye giderek akupunktur öğrenimini başlatmıştır.

Nüzhet ZİYAL hoca 1970 de Londra da tesadüf eseri tanıştığı akupunkturla ilgili olarak; “Allah’ın bir lütfü, kaderin teşvikiyle bilim ve hizmet yolunda ulaştığım bir mertebedir.” Demektedir.

Akupunkturla ilgili yayın ve konferanslar Uzm.Dr.Nuzhet ZİYAL ile başlamış 1978 de de ilk ilk Türkçe akupunktur kitabını yayınlamıştır. 1986 da Uzm.Dr.Nuzhet ZİYAL ve Prof.Dr.Baha ÇELİK Akupunktur Derneği adıyla bir dernek kurmuşlardır. Aynı tarihte Op.Dr.M.Fuat ABUT, Dr.Baki DÖKME ve Prof.Dr.Abdulkadir ERENGÜL İstanbul Akupunktur Derneğini kurmuşlardır. Çin’e resmi ziyaret yapan  Sağlık Bakanı Dr.Mete TAN akupunkturun öğrenilmesi gerektiğini beyan ederek ve bu meyanda gazetelerde yazı yazarak ilk ciddi desteği vermiş olmuştur. Daha sonra Sağlık Bakanı Halil ŞIVGIN’ın desteği ile 1991 de ilk yönetmelik hazırlanmıştır. Sağlık Bakanlığı’nın ön gördüğü eğitim programını Prof.Dr.Cemal ÇEVİK’in gayretleriyle Gazi Üniversitesi talip olmuş 2002 de Akupunktur derneklerinin katkısı ile kurslar başlamıştır. 2002 yılından başlayarak iki yıllık periyotlarla akupunktur yine derneklerinin organizasyonuyla kongreler yapılmaktadır. 2003 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde kurs düzenlenmiştir. 2007 yılında Yeditepe Üniversitesinde ve Ümraniye Eğitim Araştırma Hastanesinde kurslar başlamıştır.

Dr. Nogier’in kulak akupunkturunu geliştirmesi ve hocamız Op.Dr.M.Fuat Abut’un katkıları ile akupunktur günümüz tıbbı ile entegre olmuştur. Artık günümüzde kulak akupunktur noktalarının uyarılması ile neler salgılandığı bilinmektedir. Buna istinaden hocamız Op.Dr. M. Fuat Abut akupunkturun adının Farmakopunktur olması gerektiğini vurgulamaktadır. Çünkü akupunktur aracılığı ile vücudumuzda bulunan ve bizim ilaçlarımız olan hormon, enzim, nöromediatör, nörotransmitter etkili olan maddeler salgılatılmaktadır.

Uygur Akademisi © Her Hakkı Saklıdır.

Scroll to top