You Are Here: Home » Bilginlerimiz » Farabi (870 – 950)

Farabi (870 – 950)

Farabi

Farabi (Abū Nasr Muhammad al-Fārāb) batı dünyasında bilinen adıyla Alpharabius 8. ve 13. yüzyıllar arasındaki İslam’ın Altın Çağı’nda yaşamış ünlü filozof ve bilim adamı. Aynı zamanda gökbilimci, mantıkçı ve müzisyendir.
Yorumları ve incelemeleri sayesinde Farabi ortaçağ islam aydınları arasında muallim-i sânî (ikinci öğretmen) olarak bilinir. “Birinci öğretmen” ise Aristo’dur.

Biografi

Farabi’nin kökenine ve soyağacına ilişkin elde bulunan temel kayıtlar, diğer çağdaşlarında da olduğu gibi, onun yaşadığı dönemde yazılmış olan biyografiler değil, sonraki dönemlerde rivayetlerden veya tahminlerden yola çıkarak yazılmış olan belgelerdir. Yaşam öyküsüne ilişkin kaynaklar oldukça yetersiz ve ancak hakkında genel bir bilgi verebilecek düzeydedir. En erken ve güvenilir sayılabilecek kaynaklar ancak 6./12. yüzyıla kadar geriye gider. Farabi’nin, düşünce dünyası üzerinde önemli etkisi olmasına rağmen, ne ardılları ne izleyicileri ne de diğer araştırmacılar onunla ilgili bir biyografi hazırlamamışlardır. 6./12. yüzyıldan önceki kaynaklar iki gruptan oluşur. Farabi tarafından kaleme alınmış ve İbn Ebî Useybia  tarafından saklanmış olan otobiyografik bir metin parçası. Bu metinde Farabi, antik çağdan o güne kadar mantık ve felsefe eğitiminin nasıl geliştiğini açıklar.  El-Mesûdî, İbn Nedim ve İbn Havkal ile ona bir biyografi adamış olan Said el-Endülüsi’nin (d. 1070) notları.
Belli başlı Arap biyografi yazarları Farabi hakkında kapsamlı biyografiler oluşturmaya kalkıştıklarında, ellerinde o kadar az bilgi vardı ki, bu durum Farabi hakkında bilinen bazı küçük detayların üzerine kurulan tahmini öykülerden, taraflı şekilde yeniden kurulmuş yaşam öykülerine, hatta efsanelere kadar bir dizi uydurma öykünün ortaya çıkmasına neden oldu.[1] Filozof’un sonraki dönemlerde yazılan birçok modern biyografisi de işte bu uydurulmuş malzemelerden yeniden türetildi. 6./12. yüzyıl ve sonrasına ait bu biyografiler esas olarak üç biyografi metninden oluşur, diğerleri ise bu üç metni esas alan ya da bunların sonraki yeniden kurgulamalarından ibarettir. İbn Ebî Useybia tarafından temsil edilen Suriye ekolü İbn Hallikan’a ait olan Wafayāt al-aʿyān wa-anbāʾ abnāʾ az-zamān (Ünlü kişilerin ölümleri ve çağın evlatlarının tarihi) adlı eseri Ẓahīr-al-Dīn Beyhaki’nın (d.1097) temsil ettiği yetersiz ve efsanevi doğu ekolü.
Kendi eserlerinden tesadüfen elde edilmiş bilgilere göre zamanının önemli bir kısmını Bağdat’ta Yuhanna bin Haylan, Yahya bin Adi ve Abu İshak İbrahim el-Bağdadi gibi hıristiyan alimlerle geçirmiş olduğu rivayet edilir. Daha sonra ise Şam, Suriye ve Mısır’da yaşamış ve 950-1 yıllarında Şam’da ölmüştür.

Adı

Tam adı hemen tüm kaynaklarda, özellikle de en eski ve güvenilir olanlardan biri olan El-Mesûdî’nin kabul ettiği gibi Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed el-Farabi’dir. Ancak Farabi’ye ait bazı el yazmalarında Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed el-Tarkanî olarak da geçer. Burdaki Tarkan ailevi kökeni ya da bir ünvanı belirtmekte kullanılan bir nisbet  gibi durmaktadır.[1] Farabi’nin yaşadığı dönemde ve hemen sonrasında büyükbabasının adına ilişkin bir şey görünmemesine karşın, sonraki dönem metinlerinde şaşırtıcı şekilde Farabi’nin soyağacına ilişkin yeni bir isim belirir: Avzalağ. Avzalağ, İbn Ebî Useybia’ya göre Farabi’nin dedesinin adıyken, İbn Hallikan dedesinin babası olduğunu ileri sürer. Bu iki yazar aynı dönemlerde yaşamış olmalarına karşın Avzalağ ismini ilk kullanan İbn Ebî Useybia’dır, İbn Hallilan ise nasıl telaffuz edildiğini yazmıştır. Modern Türk yazarlar ve bazı başka kaynaklar ise, yeterli bir açıklama yapmaksızın ismin Avzalağ şeklinde değil Uyluğ şeklinde telaffuz edilmesi gerektiğini yazarlar.

Doğum Yeri 

Doğum yeri bazı kaynaklarda Büyük Horasan’daki Faryab olarak bazı kaynaklarda ise bugün Kazakistan topraklarında bulunan Seyhun kıyısındaki Farab şehri olarak gösterilir. Farabi ile hemen hemen aynı dönemlerde yaşamış olan İbn Havkal Farabi’nin ölümünden 27 yıl sonra yazdığı Yollar ve ülkeler (el-mesâlik-ü ve ‘l-memâlik) adlı eserinde Farabi’nin küçük bir kale olan Vesic’de doğduğunu söyler. Vesic küçük bir yer olduğu için nisbesinde bağlı olduğu Farab şehrini kullanmış olmalıdır. Buna karşın İbn-ül Nedim ve Beyhaki Horasan’daki Faryab’ı[1] işaret ederler. Farabi’nin etnik kökeninin Türk mü Fars mı olduğu çerçevesindeki tartışmaya benzer şekilde doğum yeri konusunda da bir tartışma süregelmiştir. Buna göre Fars kökenli olduğunu söyleyenler Büyük Horasan’daki Faryab’da doğduğunu, Türk kökenli olduğunu söyleyenler de daha doğuda, şimdiki Kazakistan’daki Farab’da doğduğunu ileri sürerler.
Eski Farsça’da Pārāb (Hudûd el-âlem’de belirtildiğine göre) ya da Fāryāb (Pāryāb da denilir), “nehir yatağını değiştirerek sulanmış toprak” anlamında kullanılan yaygın bir yer adıdır. 13. yüzyılda ise Farab, Seyhun kıyısındaki Farab şehrinin adı olarak bilinir.

Etnik Kökeni

Farabi’nin etnik kökenine ilişkin farklı görüşler vardır. Dimitri Gutas’a göre ” sonuç olarak, Farabi’nin etnik kökenini bulmaya çalışmak, bu konuda karar vermek için yeterli delil olmadığı için, yararsız bir çabadır.” David C. Reisman’a göre bu biyografik olgular karanlıkta kalmış, önemli olmayan ayrıntılardır, ancak yine de ortaçağ biyografi yazarlarının yaptığı gibi hayali öykülerle bezenmiş abartmalara veya modern yazarların yaptığı gibi eserlerinin uydurma yorumlarından yola çıkarak Farabi’nin etnik kimliği ve dinsel aidiyetine ilişkin bir çekişmeye girilmesine karşı durmalıyız.” Oxford Encyclopaedia of African Thought ‘a göre ise ” Farabi’nin kökeni kendi yaşadığı dönemde veya 950′deki ölümünden kısa süre sonra kimse tarafından kayda geçirilmemiş olduğu için, onun etnik kökenine ve doğum yerine ilişkin kayıtların hepsi rivayetlere dayanmaktadır.”

Fars Kökeni Teorisi

Ortaçağ Arap tarihçisi ve Farabi’nin “ʿOyūn” adlı ilk biyografisinin yazarı olan İbn Ebî Useybia, Farabi’nin babasının Farslı olduğunu yazar. Yine 13. yüzyılda yaşamış olan ve Farabi’nin erken dönem biyografilerinden birini yazan Şemseddin eş-Şehrezûrî”ye göre Farslı bir ailede dünyaya gelmiştir.  Ayrıca Farabi’nin, eserlerinde Farsça ve Soğdca çok sayıda kaynak ve dipnot kullanmasına, hatta Yunanca’dan alıntılar yapmasına karşın, ilginç şekilde Türkçe’den hiç bir alıntı yapmamıştır. Farabi’nin ana dili Soğdca veya Türki dillerden biri de olabileceği gibi Farab’ın ahalisinin konuştuğu dil de olabilir. Muhammad Javad Mashkoor ise Farsça konuşan Orta Asya kökenli olduğu şeklinde bir argüman geliştirmiştir.[21] Fars kökeni benzer şekilde başka kaynaklarda da ileri sürülmüştür.

Türk Kökeni Teorisi 

Farabi’nin Türk kökenli olduğunu ileri süren en eski kaynak İbn Halikan (ö. 1282) olmuştur. Farabi’nin Fars kökenli olduğunu ileri süren Useybia’nın çağdaşıdır ve 669/1271′de tamamladığı “”Wafayat” adlı eserinde Farabi’nin bugün adı Otrar olan Farab kenti yakınındaki Wasij köyünde, Türk bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğini yazar. İbn Halikan’ın takipçisi olan modern yazarlar İbn Halikan’ı referans alarak Farabi’nin Türk olduğunu yazarlar. İbn Halikan’ın Farabi için “el Türk” lakabını kullanmış olması Dimitri Gulas gibi yazarlar tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştirilerde Farabi’nin hiç bir zaman böyle bir lakap kullanmadığı ileri sürülmüştür. Halbuki, İbn Halikan’ın izleyicisi Ebu el-Fida aslında İbn Halikan’ın kullandığı “el Türki” ifadesinin sadece “o bir Türk idi” “wa-kāna rajolan torkīyan” şeklinde tanımlamak için kullanılmış olduğunu yazar. “

Yaşadığı Dönemin Kültürel İklimi

Farabi’nin nasıl bir fikir çerçevesinde yetiştiği açık değildir. Ancak memleketi Samanîlerin kontrolü altında bulunuyordu. Bu sülaleye mensup hükümdarların himayesinde Maveraünnehir’de Yeni İran edebiyatı ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Fars edebiyatının kurucusu sayılan Rudeki (en:Rudaki) başta olmak üzere pekçok şair yetişmiştir. Bunların arasında eserleri bugüne ulaşmamış olan Şehid-i Belhi gibi şair filozoflar da bulunur. Ülke bu dönemde düşünsel akımların gelişmesi açısından son derece verimli idi. Farabi’nin doğum yeri olan Farab da (eğer bu iddia doğruysa) yazar yetiştirmek açısından oldukça bereketliydi. Örneğin Sahâh-ül-Cevheri adlı Arapça sözlüğün yazarı İsmail bin Hammâd-il-Cevher’î (ö. 1003) ve Dîvân-ül-edeb yazarı Ebû İbrahim İshak bin İbrahim-il-Farabi (ö. 961) de bu şehirden çıkmıştır. Farabi islam ülkelerinin merkezi Bağdat’tan uzak, fakat düşünce hareketleri bakımından çok canlı ve verimli bir bölgede yetişmiştir.
Farabi ve sonraki dönemin kültürel atmosferi oldukça kozmopolittir. Bu atmosferde inanç farklılıklarına bakmaksızın, müslüman, hıristiyan, yahudi ve paganların düşünceleri yer edinebiliyordu. Farklı inançlardaki alimlerin ortak paydaları kadim ilimlerin (el-ulûmu’-evâil) tüm insanlığın ortak malı olduğu ve hiçbir gruba maledilemeyeceği şeklindeki bir düşünce biçimiydi.[25] Hıristiyan alimlerden ders alan Farabi, başka hıristiyan alimlere de dersler verdi. Örneğin önemli bir hıristiyan çevirmen ve mantıkçı Yahya bin Adiyy’in (ö. 974) öğretmenidir. Yine dilbilimci İbn Serrac’a da mantık ilmini öğretmiştir, ondan da gramer (nahiv) öğrenmiştir.

Eğitimi

Farabi, İbn Ebî Useybia tarafından korunmuş ve kendisine ait olan otobiyografik metinlerde, Bağdat’ta hıristiyan alimlerden Yuhanna bin Haylan ile birlikte mantık çalışmış olduğunu söyler. Farabi, öğrenim müfredatında bulunan kitapların Porfiryus’un “Isagoge”si ve Aristo’nun mantık üzerine 6 ciltten oluşan Organon adlı eserinin Kategoriler, Yorum Üzerine, Birinci Çözümlemeler ve İkinci Çözümlemeler kitapları olduğunu belirtir. Farabi’nin anlatımına göre hocası Yuhanna bin Haylan, dünyevi zevklerden elini eteğini çekmiş, kendisini kiliseye ve dini görevlere adamış bir rahipti. Yuhanna ile birlikte Aristo mantığı üzerine muhtemelen Bağdat’ta çalıştı. Arap tarihçi El-Mesûdî’ye göre Yuhanna Muktedir’in halifeliği sırasında (908-932) Bağdat’ta ölmüştür. Bunun dışında Aristo’nun eserlerini Arapça’ya tercüme edenlerden biri olan Ebu Bişr Metta’nın (ö. 940) yanında da mantık eğitimi gördüğü rivayet edilir. Bu dönemde Bağdat okulu, İskenderiye tıp ve felsefe geleneğinin Arap dünyasında başlıca mirasçısı idi ve Farabi’nin bu hıristiyan alimlerle ilişkisi İslam dünyası ile Yunan felsefesi arasındaki en erken bağlantılardan birini oluşturur.
Bazı kaynaklarda Farabi’nin 40 yaşında Bağdat’a geldiği ve Arapça’yı orda birkaç ay içinde öğrendiği söylenmektedir. Farabi’nin Arapça’yı bir felsefe dili haline getirecek kapsamdaki çalışmaları ve Arapça’nın o bölgelerde çok daha erken yaşlarda öğrenilebilen bir dil olduğu düşünülürse bu olanaksızdır. Farabi’nin İbn Serrac’dan gramer (nahiv) dersleri alması ve buna karşılık ona mantık dersleri vermesinde gerçekte bir çelişki yoktur. Farabi, sonraki çalışmalarında Arapça’daki edatların kapsamlı listelerini yapmış ve Arapça’yı tüm mantık argümanlarını ifade edilebilir biçimde genişletmeye çalışmıştır.[24] Bazı kaynaklarda da Farabi’nin 70 dil bildiğine dair ifadeler geçer. Her ne kadar uzun yolculuklar yapmış ve birçok ülke dolaşmış olsa bile bu kadar dil bilmesi abartılı görünür. A. Adıvar’a göre bu ifade Arapça’da yetmiş anlamına gelen seb’in sözcüğünün yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Buna göre seb’in mutlak olarak söylendiği zaman, belli bir sayıya değil, çok olan bir sayıya karşılık gelir, yani Farabi’nin çok sayıda dil bildiğinden bahsedilmektedir.

Sonraki Yaşamı

Farabi’nin hayatı ve ölümü üzerine çok sayıda hikaye aktarılmış olmasına rağmen, bunların çoğu güvenilir değildir.[27] Farabi’nin El-Medinetü’l-Fazıla (Türkçe: Fazilet Şehri:Toplumun İlkeleri Üstüne Kitap) adlı elyazmalarındaki bazı notlardan öğrenebildiğimiz kadarıyla 942 yılı Eylül’üne kadar Bağdat’ta kaldı ve kitabını yazmaya bu dönemde başladı, daha sonra Bağdat’tan ayrılıp Suriye’ye gitti.[1] Sonraki yıl (331/943 Eylül)’de Suriye’de kitabını bitirdi.[1] Dönem dönem Halep’te de yaşadı ve dersler verdi. Daha sonra Mısır’ı ziyaret etti ve El-Medinetü’l-Fazılasını özetleyen 6 bölümü 948-948′da Mısır’da kaleme aldı.[1] Ardından Suriye’ye geri döndü. Suriye’deki Hamdani hanedanından Seyfüddevle’nin koruması altında kaldı ve onore edildi. Bu ilişki sonraki dönem biyografi yazarları tarafından süslenmiştir.[1] Aynı dönemlerde yaşamış olan tarihçi El-Mesûdî’ye göre 339 yılı Recep ayında (14 Aralık 950 ile 12 Ocak 951 arası) Şam’da ölmüştür.

Hayatı hakkında bilgi veren başlıca ortaçağ yazarları

Farabi’ye ilişkin en erken rivayet İbn Nedim’in Kitabu’l-Fihristinde yer alır ve Farabi hakkında çok az bilgi verir. Farabi’yi daha detaylı anlatan biyografik eserler ise, ancak ölümünden birkaç yüzyıl sonra yazıldı. Bu kaynaklar şunlardır.
İbn Nedim (ö. 990)
El-Mesûdî (ö. 956)
Said b. Ahmed b. Said et-Tağlibi (ö. 1070)
Beyhaki (ibn Funduk) (ö. 1170)
İbn Ebî Useybia (ö. 1269.70)
İbn Hallikan (ö. 1282)
İbnu’l-Kıfti (ö. 1248)

Hakkında Üretilen Efsaneler

Farabi’ye ilişkin çok az bilgimiz olmasına karşın hakkında üretilmiş bir dizi efsane bulunmaktadır. Bunlardan birkaçından bahsetmek Farabi hakkında nasıl bir evliya yaratılmış olduğuna dair bir fikir verecektir.

70 Dil Bilmesi Efsanesi
İbn Hallikan’dan başlayarak birçok kaynak bu rivayetin mantıklı olup olmadığına bakmadan aktarmıştır.[29] Buna göre Farabi, Seyfüddevle’nin meclisine ilk defa girdiğinde, oturmasına izin verilmiş, Farabi Seyfüddevle’ye “Senin oturduğun yere mi, yoksa kendi yerime mi” diye sormuş. Kendi yerine oturması söylenince, herkesi çiğneyerek gelip hükümdarın yanına oturmuş. Hükümdar bunun üzerine sadece etrafındakilerle kendi aralarında konuştuğu bir dil ile Farabi’ye bazı şeyler soracağı, cevap veremezse dışarı atmalarını söylemiş. Ama Farabi, bu özel dille cevap vermiş ve bu özel dili nerden bildiği sorulunca da “yetmiş” dil bildiğini söylemiş. Az sonra içki meclisi başlayınca Farabi içki içmemiş, önce güldürücü bir parça çalıp herkesi güldürmüş, sonra ağlatıcı bir parça çalıp herkesi ağlatmış, sonunda da uyuşturucu bir parça çalıp herkesi uyutmuş ve oradan gitmiş. Bunun üzerine Seyfüddevle filozofu yanında tutmak istemiş ve çeşitli bağışlarda bulunmuş. Ama Farabi bunları kabul etmeyip dört dirhem gibi cüzi bir maaşla yaşamış.

Farabi’nin Çalgısı
Beyhaki’nin aktardığı bir rivayete göre Büveyhoğullarının veziri ve dönemin büyük bir yazarı olan es-Sahib İsmail bin Abbâd, Farabi’nin Tebriz’de olduğunu öğrenince, Rey şehrindeki sarayında görmek istemiş. Farabi bir gün Türk kıyafetlerine bürünüp, kendisini tanıtmadan es-Sahib’in toplantısına gitmiş. Onu tanımayanlar giyim kuşamıyla alay etmişler. Sonra yine içki içilmeye başlanıp, alkol etkisini gösterince Farabi çalgısıyla herkesi uyutacak bir parça çalmaya başlamış ve herkes ölü gibi uykuya dalmış. Sonra da çalgısının üzerine “Farabi yanınıza geldi, onunla alay ettiniz; o da sizi uyuttu, sonra kayboldu” yazarak orda bırakmış. Es-Sahib ve misafirleri uyandıklarında ne olduğunu anlamışlar ama iş işten geçmiş. Arkasından gönderilen adamlar Farabi’yi bulamamış ve Es-Sahip hayatı boyunca buna üzülmüş.

Eserleri

Ana madde: Farabi’nin eserleri listesi
Hakkında sonradan yazılan biyografilerde verilen listelerde 100 ile 160 arasında eserin Farabi’ye atfedildiği görülür. Bu eserlerin ancak küçük bir kısmı bize ulaşmış durumdadır. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar sayesinde ulaşılan eser sayısı giderek artmaktadır. Farabi’nin eserleri küçük risaleler şeklindedir. Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından küçük boyutlu cep kitabı olarak basılan ve en önemli eserlerinden olan “İlimlerin Sayımı” (İhsa’ül Ulûm), çevirenin önsözleri çıkarılırsa 90 sayfa, “Faziletli Şehir” (El-Medinetü’l Fâzıla) 110 sayfa kadardır.
Farabi’nin çok sayıda eseri büyük filozofların eserlerini tanıtma ve açıklama niteliğindeki metinlerdir. Farabi’den önce çok sayıda felsefe kitabı Yunanca ve diğer dillerden Arapça’ya çevrilmiş olmasına karşın, bu çeviriler yetersizdi ve çeviriyi yapanlar da yaptıkları çevirilerin içeriklerini tam anlayamamışlardı. Örneğin İbn-i Sina, Aristo’nun Metafizik’ini (Mâba’d-et-tabîa) 40 defa okuduğunu ancak anlayamadığını, tam ümidini kaybettiği sırada Farabi’nin bu konudaki eserini okuyunca anlayabildiğini anlatır. Farabi’ye ait eserlerin büyük bir kısmı mantık ve dil felsefesine ilişkindir. İbn-i Haldun, esasen mantık alanındaki önemli çalışmaları dolayısıyla Farabi’ye ikinci öğretmen anlamında muallim-i sânî ünvanı verildiğini belirtir. Bunun dışında siyaset felsefesi, siyaset felsefesinin bir dalı olarak gördüğü din felsefesi, metafizik, müzik, psikoloji gibi alanlarda da önemli eserler vermiştir.

Yöntemi

Farabi’nin düşünce sistemi, Aristo mantığına dayanan akılcı bir metafizikti. Aristo’yu temel alarak onu Yeni Platonculuk ile birleştirmeye ve bunu da İslam inancı ile uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu uzlaştırmayı iki aşamada yapar. Önce Yunan kaynaklarını birbiriyle uzlaştırmaya çalışır. Bunun için İsagogia, Esologia gibi kitaplardan yararlanır. Ardından Aristo ile Platon’u uzlaştırmaya çalışır. Daha sonra da sıra bilimle şeriatın uzlaştırılmasına gelir. Bu yüzden Farabi, bir çok müslüman yorumcu tarafından, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd ile birlikte Antik Yunan’daki peritatiklere benzetilerek Meşşai ve akılcı olarak kabul edilir. Helenizmin etkisinde kalan bütün filozoflar için bu uzlaştırma çabası bir dizi sorun yaratmıştır. Örneğin İbn-i Rüşd de hikmetle dini uzlaştırmaya çalıştırmıştır. Farabi’nin birçok hücuma uğramasının nedeni uzlaştırmaya çalıştığı fikirlerin birbirlerinden çok uzak olmasıdır. Örneğin Yunan felsefesindeki evrenin ezeli ve ebedi olması fikri ile İslamın yaratılmış alem fikrini birbiriyle uzlaştırmakta çok güçlüğe uğradı. Benzer şekilde din felsefesi ya da dinin insanların ürettiği bir felsefe olduğu fikri ile peygamberliğin ilahi bir seçilme olduğu fikri arasında da bir uzlaştırma oldukça zordu. Farabi bu uzlaştırma düşüncesinden sadece siyaset konusunda vazgeçti ve bu alanda da Platon’a bağlı kalarak “Faziletli Şehir” düşüncesini savundu.
Farabi’nin öğretisi uzlaştırıcı bir mistisizmdir. Pisagor ve Pascal gibi sonuçlamaya(el-istintac) dayalı bir akıl yürütme(el-istidlâl) yolunu kullanarak başlar. Matematiksel bir sonuçlamadan başlayarak mistisizme ulaşır, fakat mistisizmi bir felsefi sistemden çok bir ruh hali olarak görür. Evrenin manevi bir ilkesi olduğunu varsayar ve bütün maddi olayları bu manevi ve ruhi ilkelere indirger. Farabi’nin sistemi eklektiktir ve bu eklektizmin temelinde Aristoculuk yer alır. Fakat Farabi Aristo ile Platon arasında derin bir ayrılık olduğunu düşünmez. Ona göre, her ikisi de ruhçudur ve Tanrı fikrine dayanır, aralarındaki fark sadece yöntem ve ayrıntıdadır. Bu yolla Farabi, Aristo ile Platon’u birleştirmeye çalışır ve bunlara Harran okulundan aldığı Gök kuramını katarak tek bir manevi ilke etrafında birbirinden oldukça uzak kuramları birleştirir.

Arapça’ya Çevirilerde Kullanılan Kavramlar

İslam dünyasında Farabi’den önce başlayan çeviri faaliyeti çeviri konusunda bazı kavramların oluşmasına neden oldu. Yunan felsefesinin İslam kültürüne aktarılmasında iki tür çeviriden söz edilebilir. Bunlar “Harfi harfine yapılan çeviriler” ve “anlam çevirileri”dir. Harfi harfine çevirilerde kelimelerin en yakın ya da bulunan ilk karşılıkları kullanılır. İlk çevirileri yapanlar ne mantıkçı ne de felsefeci oldukları için bunların çoğu harfi harfine yapılmış çevirilerdi. Daha sonra felsefecilerin yaptıkları anlam çevirileri ortaya çıktı ve bunlar da telhisi tercüme (özet çeviri), şerhi tercüme (açıklamalı çeviri) ve tefsiri tercüme (yorumsamacı çeviri) olarak üç grupta ele alındı. Bunlara daha kısaca telhis, şerh ve tefsir de denildi.
Farabi Yunan felsefesinin anlaşılmasını sağlamak için çok sayıda anlam çevirisi yaptı. Farabi ile ilgili yazılan eserlerde sıkça onun Aristo ve Eflatun’un eserlerine şerhler ve telifler yazdığı şeklindeki ifadelere rastlanır. Aristo’nun Organon serisi üzerine yaptığı çevirilerin birçoğu özet çevirilerdir. İbn-i Sina’nın Aristo metafiziğini anlamasını sağlayan Filozof Aristoteles’in amaçları kitabı ise açıklamalı çevirilerine bir örnek olarak verilebilir. Kitâb-üs saâde, Kitâbu’l-Elfâz ve Kitâbul-Hurûf gibi kitapları ise yorumsamacı çeviri olarak nitelenebilir.

Dil Felsefesi, Bilgi Felsefesi ve Mantık

9. ve 10. yüzyıllarda İslam uygarlığı yayıldıkça dil tartışmaları daha büyük önem taşımaya başladı. İslamiyeti yeni kabul eden halkların Kuran’ı anlayabilmeleri için Arapça öğrenmeleri gerekiyordu. Bir taraftan da yeni kültürlerle karşılaştıkça dil öğrenmek ve dilbilgisi daha da önemli hale geldi. Bu yüzyıllarda müslüman nahivciler (dilbilimciler) dilbilimi, kelime bilgisi (sarf), dilbilgisi (nahiv), anlam teorisi, seslerin çıkışı (meharicü’l-hurûf) ilmi, kelimelerin konumu ve türetilmesi ilmi (ilmü’l va’z ve ilm-i iştikâk), beyan ilmi, bedi’ ilmi, aruz ilmi, konuşmanın halin gerektirdiği şekle uygunluğu ilmi (ilmü’d-devâvin) ve başkasının sözünün kendi hâline uygunluğu ilmi (ilmü’l-muhazara) gibi gruplara ayırdılar.
Aynı dönemde Yunan dilinden Arapça’ya felsefe tartışmalarının aktarılması ile Arapça’nın felsefi bir kelime dağarcığına sahip olmadığı ortaya çıktı ve bu konu Farabi’nin üstadları ve öğrencileri olmak üzere ilk Arap filozofları için çok önemli bir sorun haline geldi. Aristo mantığının önemli bir kısmının dil merkezli olması mantıkçıların Arap grameri yerine Yunan gramerinin konulmasını gündeme getirmesine yol açtı. Mantık biliminin kurucusu sayılan Aristo, Organon’un tamamını varlıklar dünyası, düşünme ve dil arasındaki uyuma ayırmıştı. Organon’un birinci kitabı olan Kategoriler varlık, bilgi ve dil felsefesinin temel taşı olarak kabul edilir. Ancak Aristo mantığı Arap diline uyarlanırken ortaya sorunlar çıktı, çünkü Aristo’nun kategorileri ile Arap nahivcilerinin (gramerciler) türemiş kelime grupları arasında bir farklılık vardı. Örneğin Aristo’nun kategorileri Cevher’den başlayor ve diğer kategorileri yükleyerek Nitelik, Nicelik, İzafet, Mekan, Zaman, Durum, Aidiyet, Fill, İnfial sıralamasıyla devam ediyordu. Halbuki Arap gramercileri Fiil’den hareket edip, bunlardan isim türeterek cümleyi oluşturuyorlardı. Mantık ile dil arasındaki bu uyumsuzluk bir dizi tartışmaya neden oldu. Nahivci Ebû Said Sîrâfî ile mantıkçı Ebû Bişr Mattâ b. Yunus arasındaki ünlü tartışma buna güzel bir örnektir. İşte Farabi bu karışıklığa çözümler geliştirmeye ve birbirine rakip yaklaşımlar arasında bir uyum yakalayabilmek için sistemli bir çabaya girdi. Mantık ve dil felsefesi üzerinde o kadar önemli çalışmalar yaptı ve eserler verdi ki, Arapça’nın mantık ve felsefi konuların rahatça ifade edilebilir bir dil haline gelmesinde onun çalışmalarının önemli bir rolü olduğu kabul edilir.
Farabi, mantığın, hangi dilde olursa olsun doğru bir akıl yürütme için izlenmesi gereken kuralları sağlayan genel bir nahiv (gramer) olduğu şeklinde bir anlayışı benimsedi. Buna göre mantık ve nahiv kuralları olan iki ayrı ilimdi, mantık gramer ile çatışmaktan ziyade onu tamamlayan, dil hakkında özel bir araştırma alanı sağlayan bir bilimdi. Mantıkçının veya felsefecinin kendini herhangi bir dilde ifade edebilmesi için nahivciye dayanması gerekiyordu. Yani mantık sanatınının evailini bize bildirmesi ve ikaz etmesi için nahiv sanatından kifayet miktarınca öğrenmemiz gereklidir. Diğer taraftan örneğin Kitâbu’l-Elfâz’ında Arapça edatların varolan tasnifinin yeterli olmadığını ve mantıki sınırlar çerçevesinde yeniden tasnif edilmesi gerektiğini de söyler. Daha sonra Kitâbu’l-Hurûf’unda Arapça edatları tasnif etme işine girer.
Farabi’nin eserlerinin önemli bir kısmı mantık ve dil felsefesine ilişkindir. Birçok ortaçağ aydını, Farabi’nin mantıktaki dehasını ve titizliğini onun ününün temeli olarak görür.
Farabi, mantık üzerine temel metinler sayılan Aristo’nun Organon’una şerhler yazdığı gibi ayrı risaleler de kaleme aldı. Farabi, sınıflandırmasında Porphyrios’un İsagoci’sini başa, Şiir (Poetika) ve Hitabeyi (Retorika) de sona koyarak bunu dokuz kitaba çıkardı. Şerhlerinde Farabi sadece bir özet çıkarmadığı gibi ayrıntılı bir tefsir de yazmıyordu. Aristo’nun düşüncelerinden ilham alıyor ama Aristo okulundan gelişen düşünceleri ve kendi yorumlarını da ekliyordu. Bağımsız makale olarak yazmış olduğu metinlerden Harfler Kitabı ve El-Elfazu’l-Müsta’mele fi’l-Mantık büyük oranda mantık ve linguistik konularına ayrılmıştır ve sıradan dil ile felsefi terminoloji arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışır.
Farabi’ye göre felsefe, din, mantık ve dil bilimleri birbirlerine kopmaz bağlarla bağlıdır. Mantık ile dil bilimi birbirlerinin farklı alanlarda eşdeğerleri gibidir. Felsefe ve din ilişkisini de yine dil bilimi ile ilişkilendirilerek açıklanır. Örneğin Farabi’ye göre din, felsefenin mantık bilimlerinden sayılan hitabet ve şiir sanatlarının popüler biçimde kullanılarak ifade edilmesi olarak görülür. Bunun için popüler terimlerden oluşan bir dilden öncelikle felsefi terimler dağarcığı gelişir ve bu felsefi terimler ile geliştirilen felsefe tekrar popüler/avami terimler aracılığı ile halka ulaştırılır. Farabi, burda ideal gelişim modelinden sapmalar olduğunu ve bazı kavimlerin kendi yerli dili ve mantık gelişiminden bir felsefe üretmek yerine başka felsefe ve dillerden etkilenebileceğini gösterir. Böylece İslam’ın Yunan felsefesi ile ilişkisini de bir tarihi sürece yerleştirmeye çalışır.

Dilin Kökeni ve Gelişimi

İslam dünyasında dilin nasıl oluştuğu konusunda Bakara suresindeki “Allah, Adem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti” şeklindeki 31. ayet  tartışmalara yol açmıştır. İbni Abbas, İbni Fâris , Eş’ari gibi alimler dilin vahiy yoluyla oluştuğunu kabul ederken, Mutezile akımına mensup olanlar dilin insanlar tarafından geliştirildiğini ileri sürdüler. Fahreddin Razî ve Ebû İshak el-İsferâyânî gibi alimler ise başlangıçta Allah tarafından verildiğini, sonra insanlar tarafından geliştirildiğini söyleyerek bir ara çözüm ile her iki iddianın da doğru olduğunu savundular.
Farabi’nin yaşadığı dönemde bu konuda farklı ekoller oluşmuş durumdaydı. Farabi dilin ortaya çıkışını felsefi bir tarzda, biyolojik ve antropolojik olgular eşliğinde açıklamaya çalışır. Dilin kökeni ve gelişimi konusunu Farabi’den önce hiçbir filozof onun kadar kabul edilebilir ve sağlam dayanaklarla açıklamamıştı. Farabi dilin bir defada değil, aşama aşama ortaya çıktığını kabul eder, bu da insan idrakinin gelişmesi ve ihtiyaçların artması ile olur.  Farabi de Platon ve Aristo gibi insanın ilk olarak “işaret dilini” kullandığını, ikinci aşamada sesli konuşmaya geçtiğini düşünür. Sesli iletişimin ilk basamağı “nida/ünlem”dir. Bir bölgede yaşayan insanların ağız, dil, gırtlak yapıları birbirine benzediği için organlarına en kolay gelen sesler kullanılır. Ardından da nesnelere isim verilmesi gelir. Farabi bu lakapların (adların) oluşmasında bir topluluk ittifakı olduğunu belirtir. Lakapların oluşması aşamasından sonra lafızların ve terkiplerin oluşması aşaması gelir ki, burda da belli kurallar gerekir. Farabi’ye göre bilimden uzak bir toplumda, dil, sadece tabiattaki seslerin taklidinden ibarettir. Lafızlarını oluşturan bir toplum ise kendi ifadesiyle artık fıtratlarının talep ettiği zekaya ve bilgiye meyyaldir. Daha sonra (lâfızların) anlamlarının (el-meânî) taklidi olan anlamlar üzerine gösterge yaparak ve onları (lafızlar),varlık alanındaki düzeni yansıtacak şekilde düzenlerler. Anlamların derli toplu olarak bir araya getirilip düzenlendiği bu lafızları, onların zihinleri araştırarak elde eder. Daha sonra, anlamların tiplerinden kendi hallerine benzer durumda olanları açıkça ifade etmeye çalışırlar. Toplumun ittifak edemediklerinde ise yöneticiler, lafızların kurallarını koyarlar.
Farabi’ye göre, dil, varlık ve bilinç ile birlikte ortaya çıkar. Varlık Farabi’nin dil felsefesinde merkezi öneme sahip ve metafizik bir kavramdır. Farabi’ye göre varlık tanımlanamaz, çünkü bir şeyin tanımlanabilmesi için kendinden daha geniş anlamlı bir ifadenin bulunması gerekir, halbuki varlık kavramı, en geniş anlama sahip kavramdır ve hiç bir kategoriye sahip değildir. (Bilgisayarcılar için root dizin gibi birşey yani.) Bu durumda insanın bilincinin açılması ile varlık kavramının insan bilincinde ortaya çıkması aynı anda olmuştur. Yani varlık, bilinç ve dil aynı anda ortaya çıkan şeylerdir. Dil, varlık ve bilincin bir surete bürünmesi ve konuşma aracılığıyla başkalarına aktarılabilmesidir.

Bilgi Felsefesi

Aristo felsefesinin Her insan doğal olarak bilmek ister, Farabi felsefesinin ise her insan doğal olarak mutlu olmak ister önermesine dayandığını ve bu anlayıştan yola çıktığını söyleyebiliriz.[50] Farabi, mutluluğun anahtarının ise bilgide ya da başka bir deyişle felsefede olduğunu şöyle ifade eder: Mutluluğa güzel şeyler bizde yerleşik hale geldiğinde ulaştığımıza ve güzel şeyler de bizde ancak felsefe sanatı sayesinde yerleşik hale geldiğine göre, bundan, kendisi ile mutluluğa ulaşılan şeyin felsefe olduğu, zorunlu olarak ortaya çıkar. Felsefe ise, bizde ancak temyiz yetkinliği ile oluşur. Sadece Farabi’nin değil, genel olarak islam filozoflarının bilgi felsefesi ile uğraşmalarının arkasındaki neden bilgi ile mutluluk arasında böylesine yakın bir ilişki olduğunu düşünmeleridir. Bu yüzden Farabi’nin belli başlı eserlerinde bilinmesi gereken şeylerden sözedilir.
Farabi’deki bilgi probleminin metafizik, psikolojik ve mantık bağlamında üç uzantısından söz edilebilir.
Bilgi felsefesinin metafizik boyutu kısaca şöyle ifade edilebilir: Mutluluk insanın kendisi için en son yetkinliktir ve mutlak iyiliği ifade eder. O yetkinliğe ulaşınca talep edilecek başka birşey kalmamıştır. Yani mutluluk, bütün amaçların arasında kendisi için istenen biricik amaçtır. Farabi’ye göre insan bu amaca maddi boyutunu aşarak, ruhunu maddi olan herşeye karşı bağımsızlaştırarak ulaşabilir. İnsan, bir akıl varlığı olduğu için, bunu ancak akla dayalı bir yetkinleşme çabası ile gerçekleştirebilir.
Farabi’de bilgi teorisi psikoloji alanındaki bir uzantıya da sahiptir. Buna göre varlık ile düşünceyi ilişkiye sokan şey surettir. Biz nesneleri onun suretine göre tanımlarız. Yani suret hem cismin kendisinde vardır hem de var olanın zihnimizdeki bir karşılığıdır. Varlığın işleyiş mekanizmasıyla, düşüncenin işleyiş mekanizması arasında da bir uyum vardır. Farabi’ye göre suret, cisimde, duyuda ve akılda bulunabilir ve bu bulunuşlar insan psikolojisinin aşamaları biçimindedir. Suretin cisimde bulunuşu maddi olarak etkilenme yoluyla olur ve onun dış dünyadaki varlığıdır. Suretin zihindeki bulunuşu ise idrak, yani soyutlama yoluyla gerçekleşir ve bu duyuda ve akılda olmak üzere iki biçimde gerçekleşir. Suretin duyuda bulunuşu bir etkilenme ile değil tasavvur yoluyla olur, yani duyu nesnenin suretini bulunduğu durumlar içinde idrak eder. Suretin akılda bulunuşu ise yine idrak yoluyla olur fakat bir takım zihinsel süreçler sonunda olan ve maddi olmayan bir bulunuştur. Suret işte bu aşamada cisimden ve maddi ilişkilerden tamamen soyutlanır ve bilgi dediğimiz şey de bu aşamada oluşur.

Mantık Felsefesi

Mantık sanatı, bütün olarak, aklı düzeltmeye ve insanı haklarında yanılmasının mümkün olduğu bütün akılsallarda (ma’kûlât) doğru yola, hakikate götürmeye yarayan kanunları, akılsallar konusunda insanı hata yapmaktan, ayağı kaymaktan ve yanlışa düşmekten koruyan kanunları, kendileriyle ilgili olarak herhangi bir insanın yanlış yapması mümkün olan akılsalların kontrol edilmesi için gereken kanunları verir. (…)
Bu sanat (Mantık ilmi), nahiv sınaatına (gramer) benzer. Çünkü mantık sınaatının akla ve akılsallara (ma’kulât) nispeti, nahiv sanatının (gramer) dil ile kelimelere nispeti gibidir. Nahiv ilminin bize kelimeler hakkında verdiği bütün kanunların mâkullerdeki benzerini mantık ilmi bize verir.
Mantık ilmi, bir de aruz ilmine benzer, çünkü mantık ilminin makullere nisbeti, aruzun şiir vezinlerine nisbeti gibidir. Aruz ilminin şiir vezinleri için bize verdiği bütün kanunların mâkullerdeki benzerlerini bize mantık ilmi verir.

Farabi, İlimlerin Sayımı

Farabi’nin bilgi felsefesinin en önemli kısmını mantık felsefesi oluşturur. Farabi’ye göre varlıklar dünyası ile düşünceler dünyası arasında uyum sağlanabilir ve bunu sağlayabilmek için mantık sanatının sağlayacağı bir zihin eğitimi gereklidir. İnsana özgü olan iyiliklerin başında akıl olduğuna göre ve mantık sanatı da aklın doğru çalışmasını sağlayan bir araç olduğuna göre bu mantık sanatı insana özgü iyiliklerin başında gelmektedir.
Mantık kavramı modern zamanlarda ortaya çıkmış bir kavramdır. Aristo’nun kitabı Organon yüzyıllarca mantık anlamında kullanılmıştır. Aristo’ya göre mantık, bilgi elde etmenin bir aracıdır. Farabi’ye göre mantık hem bir alet/sanat, hem de bir bilim’dir. Mantık dilbilim ile çok yakın bir ilişkiye sahiptir. Mantık düşünmenin evrensel kurallarını, dil bilim ise o dile özgü kurallarını belirler. Aynı şekilde Farabi’ye göre mantığın matematik ve geometri ile de çok yakın bir ilişkisi vardır. Bu yüzden mantık öğrenmek isteyenlerin önce geometri öğrenmeleri gerektiğini söyler.
Farabi’ye göre “mantık sanatı” beş şekilde icra edilir. Bunlar burhanî, cedelî, sofistâî, hatabî ve şi’rî sanatlardır.
Burhanî sözler (kanıtlama) kesin bilgi (Farabi’de yakin diye tabir edilen bir kesin bilgi anlayışı vardır) vermeğe yarar. “..bütün hallerinde kesin bilgiyi ifade etmek için kullanılır. Bu kesin bilgi de aksi bulunması mümkün olmayan bilgidir. İnsanın bundan dönmesi mümkün değildir, bundan dönülebileceğini zannetmesi de mümkün değildir, onun hakkında yanlış yaptığı şüphesine de düşmez, mugalâta onu bu düşünceden vazgeçirmez, bir yön ve sebepten dolayı ondan şüphe etmez ve tereddüte düşmez”[56] Görüldüğü gibi Burhan sanatı Farabi’ye göre mantığın en önemli kısmıdır.
Cedelî sözler (diyalektik) doğruyu bulmaktan çok galip gelmek için kullanılan sözlerdir. İki kişinin karşılıklı sözlü çekişmesinde cedeli sözler kullanılır. Diyalektik veya kavl da denilir. Farabi’ye göre iki şekilde kullanılır. Birincisinde taraflar, bütün insanların kabul ettiği “meşhur sözler” ve “meşhur deliller” kullanarak birbirlerini yenmeye çalışırlar. Ancak taraflar meşhur olmayan sözler ve deliller kullanarak zafer elde etmek isterlerse bu cedel olmaz. İkinci kullanımda ise kişiler bir insan ya da bir fikir hakkında bir zan yaratmak için bu sözleri kullanırlar. Bunlar kesin bir bilgi olmadığı halde insanlar onu kesin bilgi zanneder.
Sofistâî sözler (satsata) insanı şaşırtmak, sapıtmak ve yanlışa düşürmek için kullanılan sözlerdir. “Gerçek olmayan şey hakkında gerçek ve gerçek olan şey hakkında gerçel değil zannını verir; alim olmayan kimseyi kuvvetli bir alim zannettirir, hakîm olan bir kimse hakkında da öyle değilmiş zannı verir.”[57] Bu sanata sahip olan kimseler insanları yanıltmaya (mugalâta), şaşırtmaya ve aldatmaya yenenekli olurlar. Aynı zamanda kişi kendisi hakkında da gerçek olmayan bir fikre sahip olabilir. Farabi, kelimenin Yunanca felsefe, hikmet anlamındaki sofiya ile göz boyayan anlamındaki istis sözcüklerinden oluştuğunu ve “göz boyayıcı hikmet” anlamına geldiğini belirtir.
Hatâbi sözler (retorik) insanları bir fikre inandırmak, hiç değilse kabul ve tasdik ettirmek için söylenen sözlerdir. Burda kandırıcı sözler kullanılır ki, bunlar cedeldeki kuvvetli zanlar kadar güçlü olmamalarına karşın, diğer bazı kandırıcı sözlerden daha güçlü olurlar ve daha güçlü etki yaparlar. Hat’abi sözlerde kesin bilgiye yakın bir zan oluşturacak bir şey yoktur. Bu yüzden cedelden ayrılır.
Şiiri sözler (poetika) konuşulan bir şeyi daha üstün veya daha alçak, daha güzel veya daha çirkin şekilde tasavvur etmemizi sağlayan sözlerdir. Farabi insanların zan, ilim ve tasavvurlarının birbirinden farklı olabileceğini, şiiri sözlerin insanın tasavvurlarını etkilediğini belirtir. Buna göre insanlar pekçok kere “zan ve ilimlerini” takip etmek yerine tasavvurlarını takip ederler. Şiiri sözler, insanların bir şeyi yapmasını sağlamak için kullanılır. Bir insan bir işe derece derece sevk edilmek istendiğinde, ona şiiri sözler söylenir. İnsan başka zaman o işi yapıp yapmayacağına emin değilse bile şiiri sözlerin etkisiyle bu işe girişir. Bu yüzden öteki sözler değilse de “şiiri sözler süslenir, bezenir, kelimeler kuvvet verilir ve “Mantık ilmi”nde zikrettiğim şeyler ile, onun parlaklık ve güzelliği artırılır.”
Farabi’ye göre Arap dilinin anlam dünyası başlangıçtan beri hitabet sanatını kullanıyordu, halbuki kesin bilgiye ulaşılabilmesi için burhan ilminin kullanılması gerekiyordu. Hitabet sanatı kavramları ve bunlara delalet eden kelimeleri birbirinden yeterince ayırmadığı için Arapça burhan sanatını icra edecek kıvamda değildi.[61] Arap dünyasında ortaya çıklan fıkıh ve kelam gibi ilimler teorik konuları tasavvur ve ikna ile öğretiyor ve kelimelerin kavramsal çerçevesi ise ancak tahayyül gücü ile oluşuyordu. Farabi’nin mantık anlayışına göre ise tahayyül yöntemi ancak kesin bilgiye ulaşmaya yarayan burhani sözler için değil, ancak insanları etkilemeye yarayan şiiri sözler için kullanılan bir yöntemdi.
Arapça ile Yunanca’nın bu karşılaştırması Farabi’nin dil felsefesi ile bağlantılıdır. Zira Farabi’ye göre dil belli evrelerden geçerek olgunlaşır. Dil içerisinde oluşan ilk metodlar şiir ve hitabet’dir. Daha sonra cedelî, ardından sofistâî ve nihayet en son burhanî metodlar gelişir. Halk tarafından kabul edilmiş olan meşhur önermelerin hepsi hitabidir ve halk şiir ve hitabet ile ilgilenir, onları ezberler. Ne zaman ki ezberlemek zor gelir, o zaman yazı sanatı ortaya çıkar. Yazı sanatı ile birlikte dilbilimi gelişmeye başlar. Dilbilimciler hitabet ve şiir sanatını kullananlardan duyduklarını yazarlar ve bunlardan yola çıkarak dilin kurallarını oluştururlar. Ancak hitabet metodunu kullananlar arasında anlaşmazlıklar doğar ve tartışmalardan Cedel doğar. Cedel’in ardından veya Cedel ile birlikte Sofistik metod gelişir. Ancak bu metodlar kesin bilgiye ulaşmaya yetmediği için Burhan metodu doğar.

Mantığın Bölümleri

Mantığın bölümleri ve her bir bölümün içinde bulunan bütünler bunlardır.
Dördüncü bölüm (El-Burhân), şeref ve başkanlığa en çok yaklaşanıdır. Mantıktan ilk önce dördüncü bölüm istenir. Geri kalan bölümleri dördüncü bölüm için yapılmıştır. Çünkü ondan önce gelen üçü, öğrenme tertibinde, ona hazırlık, giriş ve yıllardır. Ondan sonra gelen dört tanesi ise, ise iki şey içindir.
Onların her birinde, dördüncü bölümün aletleri yerini tutmakta olmaları dolayısı ile, herhangi bir yardım ve destek, çok veya az bir fayda vardır.
Korunma bakımından. Çünkü eğer insan, bu sınaatları, her birinin kanunlarını ötekinin kanunlarından ayrı olarak bilecek kadar bilffi (en acte) birbirlerinden ayırmazsa, insan, gerçek ve kesin bilgiyi elde etmek istediği vakit, cedelî olduğunu bilmeksizin, cedelî şeyleri kullanıp kullanmadığından emin olmaz ve sonunda kesin bilgiden sapıp, kuvvetli zanlara düşer; yahut bilmeksizin hatâbî şeyler kullanmış olur ve böylece kandırma yoluna sapar; yahut bilmeksizin yanıltıcı (mugallit) sözleri kullanmış olur; o zamanda da bu sözler, gerçek (hak) olmayan şeyi ona gerçek tasavvur ettirir ve o da ona inanır, veya kendisini şaşkınlığa düşürür; yahut kullandıklarının şi’ri sözler olduğunu bilmeksizin şi’ri sözler kullanmış olur ve böylece inançlarında hayallere, tasavvurlara istinat etmiş olur. Bu hallerde, aklınca gerçeğe giden yola girip, istediğini bulduğunu sanır; halbuki gerçekte ona tesadüf etmemiştir. Nitekim gıdaları ve ilaçları bilen kimse, alâmetlerini ve bilgisini kesin olarak öğrenecek kadar zehirleri bunlardan ayırmayacak olursa, bilgisizliği yüzünden, onları gıda ve ilâç sanarak, almak ve telef olmak tehlikesinden kurtulamaz.
Farabi, İlimlerin Sayımı
Farabi, Mantığı 8 bölümde ele alır ve her bölümün bir kitapta bulunduğunu belirtir. Bu bölümlendirme tarzı Aristo’dan alınmıştır. Bu bölümleri şu şekilde sıralar:
Birinci kitap: Mâkulat (Kategoriler): Farabi, Aristo’nun kategori kavramını mâkul, kategorileri ise mâkulât şeklinde niteler. Bu kitapta “mâkuller ile onlara delalet eden tek kelimelerin kanunları” olduğunu belirtir.
İkinci kitap: El-ibâre (Önermeler): Farabi, Yunancası “Bârî erîminyâs” Peri Hermeneias) olan bu kitabın Arapça’da “El-ibâre” olarak bilindiğini yazar. Bu kitapta ikişer mâkul’den oluşan mâkuller ile ikişer kelimeden oluşan kelimeler ve bunların kanunları anlatılır.
Üçüncü kitap: El-kıyâs (Birinci Analitikler): Bu kitapta mantık ilmini icra etmede kullanılan ve yukarda sayılan beş sanatta ortak olan kıyasları sınayıp denemeye yarayan kanunlar anlatılır. Farabi Yunanca’da “ânâlûtîka’l-ûlâ” denilen kitabın arapçada “el-kıyâs” olarak geçtiğini yazar.
Dördüncü kitap: El-Burhân (İkinci Analitikler): Farabi’ye göre bu kitapta burhani sözleri sınamaya yarayan kanunlar ile felsefeyi mükemmel ve tam hale getiren şeylerin kanunları vardır. Yunancası “ânâlûtîka’s-sâniye” olan kitap Arapça’da “el-burhan” adıyla geçer.
Beşinci kitap: El-Cedel (Topikler): Cedelî (diyalektik) soru ve cevapların nasıl olacağı, cedel sanatını mükemmel bir hale getirmeye yarayan şeylerin kanunları bu kitapta anlatılır. Farabi kitabın Arapça “Kitâb-ül-mevâzi’-il-cedelîye”, Yunancada ise “Tûbikâ” olarak geçtiğini yazar.
Altıncı kitap: El-hikmet-ül-mümevvihe (Sofistik Deliller): İnsanları yanıltmaya, şaşırtmaya ve aldatmaya yarayan şeylerin kanunları ve bu işleri icra eden kişilerin kullandığı şeylerin kanunları bu kitapta anlatılır. Farabi’nin ifadesiyle “bunun arkasından, yalan saçıp aldatanın kullandığı yanıltıcı sözlerin karşılanması için lazım gelen bütün şeyler sayılır; bunların nasıl bozulacağı, neler ile reddedileceği ve insanın araştırdığı şeyde yanlıştan ve yanıltmadan nasıl korunacağı gösterilir”[68] Bu kitaba Yunanca’da “Sofistika” denilir ki anlamı “Yanıltıcı felsefe”dir.
Yedinci kitap: Hitabet (Retorik): Nutukların ve güzel konuşan hatiplerin sözlerinin çeşitlerini sınayıp denemeye yarayan kanunlar bulunur. Hitabet sanatının nasıl mükemmel hale getirilebileceğini ve daha etkili olabileceğini öğretir.
Sekizinci kitap: Şiir (Poetika): Şi’rî sözlerin çeşitlerini ve bu sanatın nasıl mükemmelleştirileceğini anlatır. Şiir türleri ile bunların nelerden oluştuğu, nasıl daha kuvvetli, daha parlak ve hoş hale getirileceği sayılır.

Burhan dışındaki mantık sanatlarının rolü

Farabi, mantığı bu şekilde bölümlere ayırdıktan sonra bunlardan dördüncüsünün, yani Burhanın (kanıtlama) hepsinden üstün olduğunu belirtir.(Çerçeve yazıya bakınız.) İlimlerin Sayımında Burhanı bu kadar net bir şekilde diğer tüm mantık sanatlarından ayırıp, üstünlüğünü belirtmesine ve felsefenin Burhan ile yapıldığını vurgulamasına karşın, diğer sanatları tek tek ele aldığı kitaplarda görüşleri çok daha karmaşık bir hale gelir ve Burhan dışındaki sanatların felsefe içinde bir çevre rolünden çok bir rükün (integral, tamamlayıcı) rolü olduğu görüşünü kabul eder görünür.
Kitâbu’l-Cedel’in girişindeki tartışmalarda cedelî fonksiyonların felsefeye nasıl hizmet ettiğini ve onu desteklediğini göstermeye çalışır. Cedelin 5 konuda burhani ilmi desteklediğini söyler. Bunlar:
Argüman geliştirmede zihne talim yaptırarak hazırlaması
Yakini (mutlak bilgi) ilimlerin kaynaklarına bir başlangıç yapması
Açık ve mutlak kanunlar hakkında, özellikle fiziksel ilimlerin kuralları hakkında bir açıklık sağlaması
Kitlelerle iletişim konusunda beceriler geliştirmesi
Safsatayı reddetmeyi sağlaması
Buna göre Cedel (diyalektik) pedagojik ve yardımcı bir sanattır, ama aynı zamanda özellikle ikinci ve üçüncü yararları sayesinde sadece yardımcı değil, burhanın fiilen ortağı bir uğraş haline gelir.
Benzer şekilde şiir sanatı konusunu ele aldığında şiiri bilgi felsefesinin önemli bir konusu haline getiri, zira şiire bir amaç oluşturur. Bu amaç tahayyül, yani bir nesnenin hayali bir resminin zihinde canlandırılmasıdır. Şiiri bu özellikleriyle ilk ele alan müslüman filozof Farabi olmuştur ve bu tahayyül düşüncesi islam aleminde şairane taklit konusunda sonraki yorumların köşetaşı olmuştur.[70] Böylece şiirin psikolojik temelleri üzerinden ilerleyerek din ve safsata konularındaki rolünü de açıklığa kavuşturur.
Yine aynı şekilde hitabet sanatının da belli amaçları yansıttığını ve formel mantık yetenekleri henüz başlangıç aşamasında olan kitlelerle iletişimde çok önemli bir rol oynadığını açıklar. Mutluluğu kazanma kitabı (Kitâb-ü tahsil-il saâde) adlı kitabında da filozofların kendi felsefelerini diğerlerine iletmeye çalışmakla görevli olduklarını öne sürer ve hitabet, cedel ve şiir sanatlarının kitlelere bu felsefeyi anlatma aracı olduklarını belirtir. Böyleve bu ilimleri felsefenin ve burhani ilimlerin bir parçası haline getirir.

Doğa Felsefesi, Metafizik ve Psikoloji

Farabi’de doğa felsefesini metafizik ve psikolojiden ayırmak oldukça güçtür. Çünkü Allah ile “göklerin” hareketleri arasında, gök akıllarının dereceleri ile insan aklı arasında sıkı bir bağlantı vardır. Farabi, diğer Meşşai filozofları ve ilk İslam ansiklopedistleri sayılabilecek İhvan-ı Safa aydınları gibi, ilk olarak Plotinus tarafından geliştirilmiş olan sudûr teorisini (Emanation(Almanca)) kabul eder. Buna göre tanrının taşması ile alemler/felekler/gökler ve akıllar oluşur. Yani fizik ile metafizik, hem gökler hem de akıllar aracılığıyla içiçe geçer.
Doğa Felsefesi [değiştir]
Farabi gökleri(alemler, felekler) akıllar kuramına ve metafiziğe bağlar. Aristo kitapları için yazdığı şerhlerde Fizik’in 8. kitabındaki ilk hareket ettirici (Allah) fikrini Metafizik’in 5. kitabındaki akıllar kuramı ve De Anima’nın 2 ve 4. bölümlerindeki “insan aklı” fikriyle birleştirir.

Bilimler Sınıflaması

İlimlerin sayımı kitabı’nda bilimleri beş sınıfa ayırır. Kitaptaki sınıflama aşağıdaki gibi derlenebilir:
Dil ilmi
Tek kelimelerin ilmi
Toplu kelimelerin ilmi
Kelimelerin tek oldukları zamanki kanunları
Kelimelerin toplu oldukları zamaki kanunları
Doğru yazma kanunları
Doğru okuma kanunları
Doğru şiir okuma kanunları
Mantık ilmi
Detaylı bilgi için Mantık kısmına bakınız.
Uygulamalı ilimler
Sayı ilmi (Aritmetik)
Hendese (Geometri)
Menâzır ilmi (Optik)
Yıldızlar ilmi (Astronomi))
Yıldızlardan çıkarılan hükümler ilmi
Müsbet (talimi) yıldızlar ilmi
Musiki (çünkü bu ilim matematiğe dayanır)
Esas, usül, nağme, ika ve melodi(lahn) olmak üzere beş bölümden oluşur.
Cerr-i Eskal (Ağırlıklar)
Hileler ilmi
Tabiat ilmi ve İlahiyat
Medeni ilimler, Fıkıh İlmi ve Kelam İlmi
Medeni ilim (Siyaset ilmi)
Fıkıh ilmi (Hukuk)
Kelam ilmi
Farabi’nin bilimler sınıflaması esas olarak Aristo’ya sadık görünür, ancak bazı noktalarda ondan ayrılır. Önce bilimleri teorik ve pratik bilimler olarak ikiye ayırır. Mantık, doğa bilimleri ve ilahiyat’ı pratik bilimler, ahlak ve siyaseti teorik bilimler olarak ayırır. Farabi’de Aristo’da olduğu gibi ayrı bir “yaratma bilimleri” kategorisi yoktur. Şiir (poetika) ve Hitabet’i (rhetorika) ise mantık ilimlerinin içine koyar.

Fikirleri

Aristoteles’in ortaya attığı madde ve suret kavramını hiçbir değişiklik yapmadan benimseyen, eşyanın oluşumunda, yani yaradılışta madde ve sureti iki temel ilke olarak gören Farabi’nin fiziği de, metafiziğe bağlıdır. Buna göre, evrenin ve eşyanın özünü oluşturan dört öğe (toprak, hava, ateş, su) ilk madde olan el-aklül-faalden çıkmıştır Söz konusu dört öğe, birbirleriyle belli ölçülerde kaynaşır, ayrışır ve içinde bulunduğumuz evreni (el-alem) oluştururlar.
Farabi, ilimleri sınıflandırdı. Ona gelinceye kadar ilimler trivium (üçüzlü) ve quadrivium (dördüzlü) diye iki kısımda toplanıyordu. Nahiv, mantık, beyan üçüzlü ilimlere; matematik, geometri, musiki ve astronomi ise dördüzlü ilimler kısmına dahildi. Farabi ilimleri; fizik, matematik, metafizik ilimler diye üçe ayırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından kabul edildi.
Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıklı izahını Farabi yaptı. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını deneyler yaparak tespit etti. Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri buldu. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çeşitli ilaçlarla ilgili bir eser yazdı.
Farabi insanı tanımlarken “alem büyük insandır; insan küçük alemdir.” Diyerek bu iki kavramı birleştirmiştir. İnsan ahlakının temeli, ona göre bilgidir; akıl iyiyi kötüden ancak bilgiyle ayırır.

Kaynakça

Nasr, Seyyid Hüseyin (2001), İslam Felsefesi Tarihi, Açılım Kitap
Ateş, Prof. Ahmet (1990), Farabi’nin İhsa’ül-Ulüm kitabına yazdığı giriş, Milli Eğitim Bakanlığı
Farabi (1990), İhsa’ül-Ulüm (İlimlerin Sayımı), Milli Eğitim Bakanlığı
Farabi (1990), El-Medinetü’l Fâzıla, Milli Eğitim Bakanlığı
Fahri, Macit (1998), İslam Felsefesi Tarihi, Ayışığı Yayınları, çeviren Hüseyin Hatemi
Corbin, Henry (1986), İslam Felsefesi Tarihi: Başlangıçtan İbn Rüşd’ün ölümüne kadar(1198), İletişim Yayınları
Ülken, Hilmi Ziya (1967), Eski Yunan’dan çağdaş düşünceye doğru İslam Felsefesi/kaynakları ve etkileri, Cem Yayınları
Akyüz, Prof. Dr. Yahya (1966), Farabi’nin Türk ve Dünya Eğitim Tarihindeki Yeri, Ankara Üniversitesi, erişim tarihi: 2 Ocak 2013
Altunya, Hülya (2003), Farabi’de Dil Felsefesi, Süleyman Demirel Üniversitesi Felsefe Master Tezi, erişim tarihi: 6 Şubat 2013
Bayraktar, Mehmet (2008), Farabi ve Mantık Felsefesi, Bilim ve Ütopya Dergisi, erişim tarihi: 22 Şubat 2013
Aydınlı, Prof. Dr. Yaşar (2004), Farabi’nin Bilgi Anlayışına Genel Bir Bakış, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, erişim tarihi: 28 Şubat 2013
Ayık, Hasan (2005), Felsefi Kavramların Oluşmasında Farabi’nin Rolü, Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, erişim tarihi: 14 Mart 2013

About The Author

Number of Entries : 33

Leave a Comment

© 2013 Uygur Akademisi her hakkı saklıdır.

Scroll to top